// you're reading...

Edebiyat

Alın İsmimi Verin Bana Çocukluğumu!

“İlk defa seni bu kadar neşeli ve mutlu görüyorum” dedi sevdiğim bir dostum çocukluğumu anlatırken. Anlattıkça gülüyorum, dört beş cümlede bir “Vay be!” diyorum, çayımı yudumladıkça bir yandan da efkârlanıyorum. Özlediğimi fark ediyorum o yılları. Her daim geçmişiyle mutlu olan ve yeri geldiğinde de övünen biri olarak o yılları özlemem normal elbette ama o günlere dönmek isteği fazlaca kurcalıyor kafamı son zamanlarda…

“Bizim zamanımızda” diye başlayan cümleler kurabilmek için henüz erken. Evet, gençliğimin baharında olabilirim. Ama şimdiki zamanım ömrümün son anları da olabilir. Bunlar son anlarım ise; eminim en iyi anlarım; sayfalarca yazılar yazdığım, uğruna gözyaşları akıttığım, hayaller kurduğum sevgili ile olan anlarım değil, çocukluk yıllarımdır. Masum, günahsız halim yani. Birilerini seven değil, karşılıksız herkes tarafından sevilen halim. Sanırım küçükler ile büyükler arasındaki en bilinmedik ama can alıcı nokta burasıdır. Çocuklar birilerini sevmeyebilir ailelerini bile… Belki de hayatlarındaki tek sevdiği şey uzaktan kumandalı arabasıdır. Fakat büyükler birilerini mutlaka severler. Belki sevmek zorunda hissederler. “Artık sevmenin zamanı geldi” diyenleri bile görmüşümdür. Bir insanı sevmek büyümeyi gerektirirmiş onu anladım zamanla…

Fotoğraf albümlerinin o nahoş kokusunda eskilere dalmak, çocukluğu bir daha yaşamak o kadar güzel ki… Dijital fotoğraf makinesinin yokluğu belki ilk defa bu kadar zevk veriyordur. Harika bir çocukluk geçirdim desem yalan olmaz. Bunda ailemin payı elbette çok büyük… Ankara Sincan’da yaşadım ilk 7 yaşımı. Site sakinlerindeniz… 10-12 katlı bir binanın 2.katı. İlk balkon bize ait. Ön balkondan elma ve erik ağacına yetişebiliyorsun. Arkadaki mutfak balkonundan iğde ve kiraz yiyorsun. Babam ve annem sabah erkenden işe gidiyor bende uykulu halde bakıcım “Ayşel Teyzeme” gidiyorum. Aysel teyzemde mutluyum. Günümün çoğu orada geçiyor. Geri kalan zamanı da ailemle geçiriyorum. Mutluyum ama ara sırada mızmızlanıyormuşum. Mızmızlandığımı yıllar sonra babamın bana yazdığı “Haklısın Yavrum” şiirinden anlıyorum…

“Ey canımın içi, ey ciğer parem,
Dün seni, bana şikâyet etti annen.
Gitmiyormuşsun bakıcı ablana,
Bakılmak için.
Bu yaşta inatlaşman!
Büyüktür suçun.
Fakat sen, bakılmaya değil,
Bakmaya muhtaçsın anaya, babaya,
Saatlerce kana, kana.
Evet, sen haklısın, gitmemekle, inadına…

Baban kaç saat gelir, gün boyunca yanına?
Haftada kaç gün doydun, kana, kana uykuna?
Daha gün ışımadan, henüz mama yemeden,
Terk edip gitmemizdir seni perişan eden
Bunlar acı gerçekler, sevgili yavrucuğum.
Her şey faturalandı, her şeyin bedeli var,
Telefon, elektrik, su…
Kira maaş yarısı, yakıt yaktı doğrusu…

Bu çektiğin çileler, anladın mı niçindir?
Sana güzel gelecek hazırlamak içindir…”

Ne demeli ki bu şiir için… Ne anlatmalı. Kelimeler kifayetsiz kalır ya… Hani düğümlenir bir bir boğazına… Çok seviyorum onları…

Suat Abim vardı Aysel teyzenin oğlu. Onunla beraber teypte ses kayıtları yapıyorduk. Sehpaya vurarak çanak çömlekten sesler çıkararak müzikler yapıyor bende şarkı söylüyordum. KRAL TV’nin yeni yayın hayatına girdiği yıllar. Hep aynı şarkıları söyleyince Suat abi ikaz ediyor; “Oğlum bak KRAL TV çıktı. Onu izle, repertuarını genişlet…”. Evdeki tüm kasetlerin aralarında benim ses kayıtlarım çıkıyor. Üzerlerinde büyük harflerle “TALHA DERECİ’NİN ŞARKILARI” yazıyor…

Babam bir akşam elinde mikrofon ile geliyor eve. Kablosunu teybe bağlıyor ve elime veriyor. “Konuş” diyor, “şarkı söyle” diyor… Boynuma da oyuncak gitarımı takıyor. Şarkıcı olmamı istemediğini biliyorum. Yine zaman sonra anlıyorum ki; toplum önünde rahat konuşabilmem, mikrofonda iyi konuşabilmem için o yaştan alıştırıyormuş beni…

Sabahları beyaz yakalı, ütülü kırmızı önlüğümü giyip annemle beraber okula gidiyorum. Annem sınıfına çıkıyor bende anasınıfına gidiyorum. “Öğretmen çocuğu” muhabbetleri daha o zamandan başlıyor. Bir elinde suluk diğer elinde beslenme çantası… İnci gibi beyaz dişler, tatlı, yaşıtlarına göre az biraz yakışıklı, ne çok yaramaz ne çok uslu henüz altısında bir çocuk… Annesi “Talha!” diye seslendiğinde balkondan, parktan koşa koşa eve giden ve yolda “Efendim anneciğim!” diye siteyi inleten bir çocuk. Site bekçisi “Yamazan Amca” ile hergün sohbet eden bir çocuk… Pantolon kemerinin değil omuza bağlanan askılı kemerler takan, kadife pantolon giyen bir çocuk. Anaokulunda Nasrettin Hoca, Karagöz kılığına giren, her gün “Müfettiş Gadget, Ten Ten’in Maceraları, Heidi, Şirinler” izleyen ve bunları çok seven, öğretmenin yeğeni ile 23 Nisan’da damat-gelin kıyafetleriyle dans eden ve bunun kendisine “ayrı bir hava kattığını” düşünen bir çocuk…

Kırmızı bir bisikletim vardı. Sanırım markası Pinokyo idi. Her akşam site içinde dolaşırdım. Dengede kalması için arka tekere bağlı iki ufak tekerleği daha vardı. Zamanla onlar önce yukarı doğru eğildi sonra komple söküldü. Çocukluk arkadaşım Emre ile dünyayı baştan yaratır o günün akşamı geri yıkardık. Misket oynar, salıncakta sallanır, kaydıraktan kayardık, cips yer içinden çıkan hediyeleri almak için can atardık. Emre ile toprağı kazıp oyuncak arabalarımıza garaj yapardık. “Kirlenmek Güzeldir!” sloganı ortaya çıkmadan yıllar önce biz onu yaşardık. Doyasıya dut yer, kırmızı olanları yiyebilmek için ağabeylerimizden yardım isterdik. Hiçbir zaman “hayır” cevabını almazdık… Sabahları Atatürk Orman Çiftliği’nin kırmızı beyaz cam şişesindeki sütlerden içerdim. O zamanlar içecekler cam şişedeydi. Aroma’nın meyve suyu şişesi buzdolabında soğuk su niyetine kullanılırdı. Sitenin garajında top oynardık. Kaldırıma çıkıp yolda geçen körüklü, kırmızı MAN marka otobüslerin şoförlerine selam verirdik Emre ile… Ve selamımıza karşılık her daim korna çalınırdı. O zamanlar herkes birbirine değer verirdi. Aysel Teyzemin kocası Fuat Amca’nın kırmızı Ford pikap arabasının kasasında oynamayı çok severdim.

Oyuncaklarım vardı bir sürü… At, tüfek, gitar, asker, araba, asker, kukla, lego vs vs… Salonda tüm oyuncaklarımla çekilmiş bir fotoğrafı hatırlıyorum. Harflerden oluşan kelime yapmaya yarayan oyuncağım da vardı. Onlardan “TALHA DERECİ VE OYUNCAKLARI” yazmışım ve oyuncaklarımın hepsiyle beraber salona geçmiş ve önüme o yazıyı koymuşum… Dayımın oğlu Melih Abi var. Onla büyüyorum bir yandan. Balığımız var, bir arada güvercinimiz olmuştu. Fakat açıkçası onları pek hatırlayamıyorum. Hatırladığım bir akşam ansızın babamın eve iki tane civciv ile gelmesiydi. Biri beyaz biri siyahtı. Onları sevmiştim. Yaz akşamıydı. TV izliyorum balkon kapısı açık. Civcivlerin bulunduğu kutu da balkon kapısına yakın. Nasıl geldiyse oraya birden siyah bir kedi kapı arasından siyah civcivi kapıp kaçıyor… Baktım baktım ve ağlamaya başladım. Diğer civcivde olaydan sonra çok yaşamadı zaten…

Anlatılacak o kadar çok şey var ki… Ailecek yapılan hafta sonu piknikleri, doğum günleri, bayramlar, kutlamalar… Bir elin annende bir elin babanda arabayla değil yürüyerek gezmeler… Hayat o zaman anlamlıydı. O zamanlar mutluydum. Derdim yoktu. Zor değildi hiçbir şey. Zor olsa da, şimdiki gibi etrafta “daha çok zorlaştıranlar” değil destek olanlar, kolaylaştıranlar vardı. Hani diyor ya “Hey Gidi Günler” diye… Aynen ondan… Dank ediyor kafama efkârlanıp “Hey Gidi Günler” diyorum. Yılların üzerine yıllar katmışım anneme “anneciğim” demeyeli, babamla öylesine yolda yürümeyeli, doğum günü kutlamayalı, oyuncaklarla oynamayalı, ailelerle pikniğe gitmeyeli… O zamanlar fotoğraflarda hep gülerken çıkmışım. Pozlarımda hep gülerek poz vermişim. Son 5-6 yıldır hangi fotoğrafımda gülmüşüm veya tebessüm etmişim birileri bana göstersin… Ey zaman bu kadar acımasız mı olmalısın? Söyle ey hayat neden bu kadar zalimsin? …

Bir sihirli değnek değse de geri dönsem o yıllara. Alsınlar benden her şeyimi diyeceğim de neyim var ki kendime ait… Bu vücut bana emanet… Kendime ait bir şeyim var o da ismim; Talha Dereci. Kasetlerde kaydı olan, oyuncaklarının sahibi, omuza bağlanan askılı kemerler takan, kadife pantolon takan Talha Dereci. Ve Militan Kelimeler Yazarı Talha Dereci… İstemiyorum ne militan kelimeleri ne de yazarlığı… Alın ismimi verin bana çocukluğumu! Razıyım geleceğimden vazgeçmeye, ismimden geçmeye çocukluğumu geri almak için… Alın ismimi verin bana çocukluğumu… Verin… Verin çocukluğumu… Çocukluğumu…

Talha Dereci
11.04.2009
Trabzon

Discussion

5 Responses to “Alın İsmimi Verin Bana Çocukluğumu!”

  1. Ne çok şey istemişsin.Ankara karşıyaka,senin istediğini isteyenlerle dolu. Ama heyhat, kurşun namludan çıktı bir kere dönüşü olaz onun.Hedefine kilitlen. Başarılı bir çalışmaydı kutlarım.

    Posted by Nizametin | 13 Nisan 2009, 15:57
  2. Hocam küçükkende sevenler var…
    Gerçekten güzel olmuş. İlk baktım uzun gibi ama sonuna geldiğimde nasıl bittiğini anlayamadım. Tebrikler.

    Posted by Halil Özsağlam | 14 Nisan 2009, 11:36
  3. çocukken bunları yaşayamayanlar da var.. bence şükretmeyi öğren…..

    Posted by sena | 21 Nisan 2009, 09:11
  4. Bir insanı sevmek büyümeyi gerektirirmiş onu anladım zamanla…
    Yüreğine sağlık…

    Posted by qülçe | 27 Mayıs 2009, 10:27
  5. Şiir yüreğime dokundu…

    Kesinlikle okunmaya değer bir yazıydı.

    Posted by GüLiRaNa | 24 Eylül 2009, 13:59

Post a comment