<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Talha Dereci&#039;nin Blogu &#187; talha dereci</title>
	<atom:link href="http://www.talhadereci.com/tag/talha-dereci/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.talhadereci.com</link>
	<description>Siyaset, Medya, Kitap, Edebiyat&#039;a Dair Okumalar ve Notlar</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Feb 2012 07:53:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.1.4</generator>
		<item>
		<title>Hıdır Geviş Röportajım</title>
		<link>http://www.talhadereci.com/hidir-gevis-roportajim.html</link>
		<comments>http://www.talhadereci.com/hidir-gevis-roportajim.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 03 Apr 2011 17:09:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talha Dereci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[hıdır geviş]]></category>
		<category><![CDATA[röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[talha dereci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.talhadereci.com/?p=1818</guid>
		<description><![CDATA[Taraf Gazetesi eski yazarı ve gazeteci Hıdır Geviş ile bir röportaj gerçekleştirdim. Amerika&#8217;nın İslam ve Müslümanlara bakışı, sosyal medya, gazetecilik, medya, Kemalizm, Alevilik-Sünnilik, Gülen Cemaati ve güncel siyaset üzerine hoş bir röportaj oldu. Keyifli okumalar&#8230; *** Talha Dereci: Taraf Gazetesi okurlarının yanında haber7.com, medyatava.com ve showtvnet.com gibi çeşitli sitelerdeki okurlarınız sizi tanıyor olsa da okurlarımıza [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Taraf Gazetesi eski yazarı ve gazeteci Hıdır Geviş ile bir röportaj gerçekleştirdim. Amerika&#8217;nın İslam ve Müslümanlara bakışı, sosyal medya, gazetecilik, medya, Kemalizm, Alevilik-Sünnilik, Gülen Cemaati ve güncel siyaset üzerine hoş bir röportaj oldu. Keyifli okumalar&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Talha Dereci: Taraf Gazetesi okurlarının yanında haber7.com, medyatava.com ve showtvnet.com gibi çeşitli sitelerdeki okurlarınız sizi tanıyor olsa da okurlarımıza Hıdır Geviş&#8217;i tanıtır mısınız?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hıdır Geviş: Hıdır, Dersim asıllı Elazığ doğumlu. Kendini Elazığ kültürüne daha yakın hissediyor. Ankara&#8217;da büyüdü. İstanbul Üniversitesi&#8217;nde gazetecilik okudu, basın dünyasına sinema eleştirileri yazarak girdi, çesitli kurumlarda gazetecilik yaptı, sosyalizme inandı, ancak pratikte sosyalist örgütlerin sadece ekseninde döndü, içlerine bir türlü girmedi, bir gün bu grupların siyasi olarak aşırı muhafazakar olduğuna karar verdi ve o gruplarla ilişkisini tamamen kesti. Ancak kişisel olarak o gruplardan hala çok sevdigi görüştüğü arkadaşları var. Şimdi kapitalizmle barışık. Acele etmemek gerektigini düşünüyor, neticede insanlığın bizim hayatımızla sınırlı olmadığına, kapitalizmin evrildiğine dolayısıyla dünyanın birgün daha iyi ve adil bir noktaya varacağına inaniyor.<span id="more-1818"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2001&#8242;de Amerika&#8217;ya gittiniz. Kısa bir süre önce Türkiye&#8217;ye kesin dönüş yaptınız. Gitme ve dönüş sebepleriniz neydi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Amerika&#8217;ya gittim çünkü bu ülkeden de yaşadığım hayattan da ilişkilerimden de medya sektöründeki işimden de üzerimde taşıdığım Alevilik ve Kürtlük kimliklerinin yarattığı ağırlıktan da çok sıkılmıştım. Beni ben olmaktan uzaklaştıran bütün bu bağımlılıklarımdam ve bağlarımdam kurtulmak istiyordum. Hıdır&#8217;ın fiziki olarak başka bir ülkeye taşınmasını ve orada başka bir hayat yaşamasını istiyordum, Türkiye’de yaşadığım hayatı sevmiyordum. Gittiğim iyi de oldu, Amerika&#8217;da bir anlamda kendimi keşfetme imkanı buldum, kendi özüme inebildim. Çünkü Amerika’da senin kendin olmana izin veren bir kültürel sistem var, neleri sevdiğimi, nelerin beni gerçekten eğlendirdiğini orada farkettim, yani 30&#8242;umdan sonra… İnsanın geçmişini bir zaman kaybı olarak görmesi kadar dramatik bir şey olamaz. En enerjik , en genç bedeninle en her şeyi yapabileceğin dönemin bir ziyan enkazıymış meğer… Bu sebeple Amerikan maceramı kendi ruhumu yeniden ve kendi ellerimle yetiştirdiğim bir süreç olarak tanımlayabilirim. Belki de bir iyileşme süreciydi bu, nasıl baktığınıza bağlı… Orada geçen zamanda, Türkiye’de iken yüklendiğim bütün o duygusal ve politik toksinlerden arındırabildiğim kadar arındırdım kendimi. Binlercesi arasındaki toksinlerden biri de dindar sünnilere karşı paranoyak korkulardan kaynaklanan önyargılarımdı, şimdi silinip gittiler. Artık dindarlarla daha barışık bir insanım, Elazığ’la daha barışık bir insanım, ailemle daha barışık bir insanım. Bu topraklarda yaşayan biz hepimiz öylesine bir travma cenderesinden geçmişiz ki hiç birimiz sağlıklı düşünememişiz, korkular aklımızı gölgelemiş, şimdi hep birlikte iyileşiyoruz, ülke olarak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Amerika&#8217;ya gitmeden önceki ve dönüşteki Hıdır arasındaki en büyük fark nedir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Oraya giderken üzgündüm… Zaten aşırı duygusallıktan kaynaklanan bir melankoli hakimdi bende, kolay incinen, kendini savunamayan, kendi zekası ve yeteneklerini vurgulamaktan çekinen, kendini ortaya koyamayan, kendine güvensiz, hep mağdur olan bir Hıdır… Orada kendime değer vermeyi, gerçekleştirdiğim en basit projeyle bile övünebilmeyi öğrendim, kendime güvenim arttı ve işin ilginci bu yabancılar, yani Amerikalılar sayesinde oldu. Türkiye’de insanlar çok zor, kimse kimseyi kolay övmez kimse kimsenin kendini iyi hissetmesini istemez kimse kimseye kolay güvenmez, kimse kimsenin bir şey başarmasını hazmedemez, kimse kimsenin bir zahmet iyi yönlerini görmeye çalışmaz, herkes herkesi yargılamaya ve birbirlerinin özgün yanlarını budamaya çalışır. Amerika’da ise her şey tam tersiydi, bu nedenle Amerikan halkına minnettarım, ölene kadar da minnettar olacağım…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Amerika&#8217;ya gidiş tarihiniz önemli; 2001. Ve uzun süre orada kaldınız. 11 Eylül olayından sonraki Amerika&#8217;daki İslam&#8217;a bakış açısı nasıldı? Ve 11 Eylül olayı hakkında ortalıkta dolaşan “İslam’ı zedelemek”, “Kuzey Irak’ın petrol yataklarına sahip olmak”, “teröre bahane bulmak” gibi spekülasyon ve iddilara nasıl bakıyorsunuz? Sizce işin tam olarak aslı nedir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evet, çok kritik bir dönemde gittim Amerika&#8217;ya&#8230; Oraya varalı yaklaşık 4 ay olmuştu ki 11 Eylül saldırısı gerçekleşti. Herkes için şok bir saldırı olmuştu. Bu biz yabancıları nasıl etkiledi? Şöyle söyleyeyim Amerika değil de Türkiye&#8217;de diyelim ki Ruslar bu tür bir saldırı gerçekleştirilmiş olsaydı ve ben Rus olsaydım, başıma gelecekleri tahmin bile etmek istemem. Ancak Amerika&#8217;da bir yabancı olarak gündelik hayatta herhangi bir sıkıntı çekmedim, psikolojik ve fiziki tacize uğramadan. Zaten 300 milyonu aşkın olan ülkede müslüman Amerikan vatandaşlarına sadece bir kaç saldırı oldu o kadar. Bunun sebebi var, Amerika&#8217;da ayrımcılık bir suç&#8230; Medya deseniz bizdekiler gibi değil prensip sahibiler, en sağcısı ve milliyetçisi bile bu tür kritik durumlarda halkı kışkırtacak bir dil kullanmamaya çok önem veriyor, özetçesi Amerika kendi içinde bir kanun ülkesi ve devlet de halk da medya da bu kanunlara ve kanun olmamış etik kurallara saygı gösteriyor. Elbette güvenlik önlemleri arttırıldı ülkeye yabancı öğrencilerin girişi zorlaştırıldı, havaalanlarında güvenlik harcamaları kat kat arttırıldı, içinde ırkçılık duygusu barındıran insanlar yabancılara karşı aleni olmayan örtük bir ayrımcılık elbette uyguladı, ancak bunlar anlaşılabilir şeyler, insanlik hala çocuk çünkü.</p>
<p style="text-align: justify;"><a class="lightbox" title="Hıdır Geviş 1" href="http://www.talhadereci.com/wp-content/uploads/2011/04/Hıdır-Geviş-1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-1820" title="Hıdır Geviş 1" src="http://www.talhadereci.com/wp-content/uploads/2011/04/Hıdır-Geviş-1-251x300.jpg" alt="" width="251" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">Ben açıkçası saldırının arkasında kimlerin olduğu yönündeki spekülasyonların hangisine inanacağımı pek bilemiyorum. O nedenle hiç birinde ısrar edecek motivasyonu da kendimde bulamıyorum. Bütün bu spekülasyonların kendi içinde ikna edici tarafları var. Şimdi düşünüyorum da Amerikan derin devleti El Kaide örgütünün bu saldırıyı düzenlemesine izin vererek aslında bu saldırıyı kendi mi gerçekleştirmiş oldu. Çünkü Bush yönetimi Irak&#8217;a girmek istiyordu çünkü oradaki petrolü yönetmek istiyordu. Bu teze inanmak için elimizde çeşitli veriler var, ancak bunlar kanıt olma yeteneğine sahip veriler mi bence hayır&#8230; Örneğin Almanya&#8217;nın ve Amerika&#8217;nın 2. Dünya savaşına girmesine neden olan provakatif saldırı olaylarına bakıyorsunuz, her iki saldırının arkasında da aslında mağdur rolü oynayan ülkeler var, bu mağduriyeti bahane gösterip karşı tarafa saldırıyorlar&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ben kişisel olarak artık geçmişte olmuş bitmiş olaylara çok fazla saplanmak ve bulmaca çözmeye çalışmaktan yoruldum. Geçmişe harcayacanacak enerjiyi devletlerin seffaflaşması için harcarsak gelecekte benzeri politik bulmacalar çözmek zorunda kalmamış oluruz. Özellikle de Ortadoğu&#8217;daki Müslüman halklara sesleniyorum, Amerika&#8217;ya çok fazla güç ithaf etmek yerine ve Amerika’yı bıkmadan usanmadan suçlamak ve rahatlamak yerine, hepsi birer cellada dönüşen başınızdaki o diktatörleri indirin, kendi evinizin önünü süpürün, aynada kendi yüzünüze bakın önce. Nitekim şimdi Ortadoğu&#8217;daki internet kuşağı bunu gerçekleştiriyor. Çünkü internet kuşağı, geçmişte düşmanına benzeyen bütün o klasik muhalif gruplardan kopuk ve farklı bir muhalif karakter segiliyor. Türkiye’de de böyle bir kopma var&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;..geçmişte olmuş bitmiş olaylara çok fazla saplanmak ve bulmaca çözmeye çalışmaktan yoruldum..&#8221; diyorsunuz haklı olarak. Size bu konuda bir yere kadar katılıyorum. Lakin bugünün sorunları ve gelecekteki sorunların asıl kaynağı geçmişte değil mi? Özellikle Türkiye açısından düşünüldüğünde günümüzdeki birçok sorunun geçmişteki faaliyetlerden dolayı kaynaklandığını düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında bugün ve yarın için geçmişi oturup tartışmak, özeleştiri yapmak, hesaplaşmak zorunda değil miyiz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bakın ben bir yazımda eski bir şarkı sözüne atıfta bulunarak geçmişin geleceginizi gölgelemesine izin vermeyin dedim, bu deyiş siyasi literatürde de kullanılmaya başlandı. Hala aynı şeyi düşünüyorum. Biz sorunların çözümünü geçmişte ararken bugünü kaçırıyoruz. Yoksa geçmişle hesaplaşmaya karşı değilim. Geçmişi eşelemek yeni nefretler doğuruyor, kinimizi güçlendiriyor. Ben geçmişi bilmek ama geçmişte her ne yaşanmışsa sorumlularını affetmek gerektiğini düşünüyorum. Benim çocukluğum büyüklerimin ağzından, 38 Dersim katliaminda yaşanan akıl almaz trajedileri dinlemekle geçti. O hatıraların beni bir çocuk olarak nasıl nasıl yaraladığını, ne hasarlar bıraktığını kimse hesaplayamaz. Şimdiye kadar bu katliam inkar ediliyordu ama artık Cumhuriyet geçmişiyle yüzleşiyor ve bir anlamda 38 katliamı kabul edildi de&#8230; işte burada bırakalım. Ben geçmişin yakamdan düşmesini istiyorum ve benden önceki kuşakların günahlarını suçlarını ve mağduriyetlerini beraberimde taşımak istemiyorum. Eğer bunları taşımayı kendiniz için bir misyon olarak görürseniz bir süre sonra bu misyon enerjisiniz tüketen bir ayakbağına dönüşüyor. Geçmişle elbette yüzleşmeliyiz, yüzleşmeliyiz ki yolumuza daha rahat devam edelim. Ancak geçmişle ilişkimizde ayarımızı tekrar yapmalıyız, bu ayarı öyle bir yapmalıyız ki geçmiş bugünün rolünü çalmasın.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Madem mevzu Dersim konusundan açıldı ileriki aşamalarda sormayı planladığım sorumu yeri gelmişken sorayım. Alevi ve Kürt olmanız, Dersim&#8217;in anılarını dinleyerek büyüyen birisi olarak soruma daha tatmin edici bir cevap vereceğinizi sanıyorum. Hayli merak ettiğim bir noktadır; Alevilerin CHP&#8217;ye oy vermesi. Arkadaşlar arasında konuşurken bu konudan söz açıldığında ben &#8220;katiline aşık olmak&#8221; deyimini kullanırım. Aleviler Dersim&#8217;de kendilerine yapılanları bile bile neden hala CHP&#8217;de ısrar ederler? Aleviler için tek parti CHP midir? Yok mudur bunun alternatifi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ben kendimi Türkiye&#8217;deki taraflar arasında bir çeşit köprü entellektüel olarak görüyorum. Kimseye karşı önyargım yok artık. Bir Alevi olsam da Sünni dindar çevrelerle çok yakın ilişkilerim, çok sağlam ve sahici dostluklarım var. Dolayısıyla özellikle bu çevrelerde, Dersimliler söz konusu olduğunda gizli bir küçümsemeyle onları katiline aşık insanlar olarak görme tutumunun çok yaygın olduğuna bizzat şahidim. Benzeri tutum Sünni Kürt dindarlarda ve dindar olmayan Sünni Kürtlerde de mevcut. Bu çok yargılayıcı ve tepeden bakıcı bir eğilim. Ben Sünni dindarların yerinde olsam siyahların içindeki beyaz sömürgeci gibi küçüksemek ve üstü örtülü biçimde alay etmek yerine, şöyle düşünürdüm: Dersimli Aleviler neden Atatürk&#8217;ü seviyorlar? Acaba bu sonucun ortaya çıkmasında dindar Sünnilerin bir payı olabilir mi? Osmanlı dönemindeki Alevi katliamlarını saymıyorum. Türkiye Cumhuriyeti dönemine gelelim, yakın tarihte Alevi oldukları için Çorum ve Maraş&#8217;ta yüzlerce insan katledildi. Bunu yapanlar kimdi sizce? Sivas&#8217;da aydınların diri diri yakılması olayını düşünün. Elbette bugün biliyoruz ki o insanları kışkırtan ve olayların bu yönde gelişmesini sağlayan derin devletti ama o insanları öldüren Sünni dindar kimliğe sahip insanlardı. Demek ki her ne sebeple olursa olsun birileri Alevi olduğunuz için evinizi basıp sizi öldürebiliyor. Böyle bir potansiyel tehlike var bir Alevi yurttaş için. Bu durumda siz Alevilerin yerinde olsanız ne hissedersiniz, onlarla biraz empati kurmaya çalışın lütfen&#8230; Korkmaz mıydınız, paranoya sahibi olmaz mıydınız? Ben 80&#8242;lerin sonu 90&#8242;ların başında üniversite öğrencisiydim ve arkadaşlarıma Alevi olduğumu söylemeye çekiniyordum. Bu korkuyu ben yaratmadım, şimdi siz kalkıp beni korktuğum için suçlayamazsınız, niye korkuyordun sen yahu da diyemezsiniz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a class="lightbox" title="Hıdır Geviş 2" href="http://www.talhadereci.com/wp-content/uploads/2011/04/Hıdır-Geviş-2.jpg"><img class="alignleft size-medium wp-image-1825" title="Hıdır Geviş 2" src="http://www.talhadereci.com/wp-content/uploads/2011/04/Hıdır-Geviş-2-275x300.jpg" alt="" width="275" height="300" /></a></p>
<p style="text-align: justify;">Bu çerçeveden baktığınızda elbette Dersim halkı kendini laikliğin bekçisi olarak gören Kemalizme yönelir, Kemalizmi kendine bir sığınma alanı olarak görür, bunun anlaşılmayacak bir yanı da yok. Ortada mistik bir korku ve sevgi olayı yok yani, orada gerçek nedenler üzerine temellenen bir korku ve sevgi olayı var. Dolayısıyla, Kemalist rejim Dersim katliaminin sorumlusu olsada&#8230; Alevilerin Kemalizmi tercih etmesinin tek sebebi var, Sünni dindarlar&#8230; O halde Sünni dindarların bu konuda bir şeyler yapması lazım ve samimi olduklarını da karşı tarafa hissettirmeleri lazım.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugüne kadar tek tek bazı dindar Sünni aydınlarımız dışında kaç aydın, kaç kuruluş, kaç cemaat açıkça Çorum Sivas ve Maraş katlimalarını eleştirerek bütün bu katliamların lanetlenmesi gereken çirkin ve utanç verici bir suç olduğunu, sorumluların yargılanması gerektiğini söyledi lütfen söyleyin bana&#8230; Unutmayın Sivas da insan yakanların avukatlığını o dönem etkin olan dindar bir siyasi partinin üst düzey yöneticilerinden biri yaptı.</p>
<p style="text-align: justify;">Özetlersek başkalarının korkularıyla hiç bir zaman alay etmeyin ve kendinizi lütfen biraz sorgulamaya çalışın&#8230; Ancak böyle bir tutum sergilerseniz aradaki çatlak gerçekten dolar ve iki taraf bir olur&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sözün özü Sünni dindar baskısından dolayı dini anlamda hiçbir baskısı olmayan CHP&#8217;ye yöneliş var Aleviler&#8217;de ve bu durumda CHP&#8217;nin işine gelmesinden dolayı da CHP Alevilere -sözde- destek çıkmakta. Peki başta Ak Parti olmak üzere diğer partilere bu konuda düşen görevler nelerdir? Mesela Ak Parti&#8217;nin Alevi açılımını nasıl değerlendiriyorsunuz? Artıları ve eksileri nelerdir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aleviler yine yukarıda sözünü ettiğim paranoya nedeniyle CHP&#8217;ye yöneliyorlar. Oysa CHP Alevi sözcüğünü ağzına bile almamış bir parti. Biliyorsunuz, görmezden gelmek en büyük yoketme taktiğidir. CHP bunu yaptı, bu ülkede varolan milyonlarca Alevi yurttaşa karşı sanki onlar aslında hiç yokmuş gibi davrandı. Ne gariptir ki AKP gibi Sünni-dindar kimliğe sahip bir parti ilk defa Türkiye&#8217;deki dinsel azınlıkları resmi olarak gördü. Başbakan Erdoğan Musevilerin olsun Alevilerin olsun özel günlerini kutladı. Bu durum medyayı da etkiledi, daha evvel sunni vatandaşların Ramazan bayramını kutlayan ancak diğer dinsel azınlıkların bayramlarını kutlamayan medya, bu geleneksel tavrını değiştirdi. Türkiye medyasını bu konuda ilk eleştiren yazar da benim. Yıllar önce Medyatava.com adlı bir internet sitesinde yazmıştım bu konuyu.<br />
Bütün bunların gerisi geldi tabii&#8230; Cumhurbaşkanı o müessesenin tarihinde ilk defa bir cem törenine katıldı. Sonra Alevi açılımı geldi&#8230;. Alevi açılımını amacına ulaşamadı diye eleştirebilirsiniz ancak böyle bir girişime kalkışmak bile çok önemli.</p>
<p style="text-align: justify;">Alevi açılımı şu an ne durumda detayları çok fazla bilmiyorum, ancak ordan çıkması gereken iki sonuç var, sunniler de Aleviler de diyanetin imkanlarından eşit yararlanmalılar, okullarda zorunlu din dersleri kaldırılmalı&#8230;. Bana kalsa Diyanetin tümden kaldırılması gerekir derim ama o ayrı bir konu&#8230;.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Diyanet İşleri Başkanlığı neden kaldırılmalı sizce?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yurttaşların evet ama devletin dini inancı olmaz. Çünkü o ülkede her türden dini inanışa sahip yurttaşlar vardır. Devletin bütün bu gruplara eşit mesafede olması için dini inanca sahip olmaması lazım. Laiklik kavramı bu nedenle geliştirilmiş zaten, din ve devlet işlerinin ayrı tutulması için&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Hadi diyelim Alevilerin ağzına bir parmak bal çalındı, peki Hristiyanlar ne olacak, onlar da bu ülkede yaşamıyor mu vergi vermiyoru mu&#8230; Siz onların vergisiyle sadece sunni müslümanlığı ve alevileri desteklemiş olmuyor musunuz. işte bu nedenle diyanet vatandaşların eşitliği ilkesine aykırı.</p>
<p style="text-align: justify;">Diyanet ayrıca bana şu nedenle de çok itici geliyor. Devlet kendi sunni müslümanlık anlayışını halka dikte ediyor. Oysa her cemaatin kendi din yorumu olabilir. Diyanet bu anlamda dinde rekabetin önüne geçiyor. Bırakın herkes kendi müslümanlık öğretisi üzerinden hareket etsin, kim daha başarılı görelim..</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Okullardaki din dersleri seçmeli olmalı dediniz. Bunu biraz daha açalım mı? Mesela dini eğitimi camiler kiliseler cemevleri gibi her türlü inancın ibadethaneler de vermeli midir? Veya cemaatler de bu durumda kendilerine pay biçmeli midir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Okullarda teoloji dersi verebilirsiniz, yani dinlerin tarihi, nasıl ortaya çıktıkları, felsefesi vs vs&#8230; Ancak din dersinde sunni müslümanlığın propagandasını yapmaya çalışırsanız bu gerçek bir insan hakları ihlali olur&#8230; Sadece Alevi öğrenciler için de değil, Hristiyan ve Musevi öğrenciler açısından da kötü, ayrıca ateist ya da agnostik ailelerden gelen çocuklar da var, onlar açısından da zalimce bir uygulama&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bence din eğitimini cematler vermeli. O cematlere bağlı yurttaşlar, çocuklarını eğer isterlerse din eğitimi için cemaatlerin tertib ettiği kurslara yollayabilirler&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Taraf Gazetesi&#8217;ndeki &#8220;Oruç&#8221; başlıklı yazınızda Alevi Sünni kardeşliğiniz için bir gün oruç tuttuğunuzu ve iftarda Gülen Cemaati&#8217;nin hazırlamış olduğu programa katıldığınızdan bahsediyorsunuz. Gülen Cemaati ile ilk tanışmanız nasıl gerçekleşti? Gülen Cemaati hakkındaki görüşleriniz nelerdir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aslında önce şöyle gelişti, ben Boston&#8217;dan New York&#8217;a taşınınca çalıştığım şirkette Hindistan&#8217;daki bir şirketin yetkilisiyle telefon konuşması yapıyordum, telefonda aksanım nedeniyle nereli olduğumu sordu, Türkiyeli olduğumu söyleyince söylediği ilk şey, &#8216;Fethullah Gülen&#8217;i tanıyor musun&#8217; oldu. Cemaat okulları oralara kadar gitmişti yani. Ardından tümüyle tesadüfi biçimde Gülen cemaatinden ayrılmış insanlarla arkadaş oldum, hepsi de gerçekten kendilerini çok iyi yetiştirmiş, insani terbiyesi yüksek arkadaşlardı.. O insanlar, cemaati pek çok konuda eleştiriyordu&#8230; Bu arkadaşlık süreci benim cemaati daha iyi tanımama da vesile oldu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ben farklı bir insanım ve hayata Gülen cemaatinden de çok farklı bakıyorum. Ancak bu farklılıklar benim Fethullah Gülen&#8217;in başarılarını görmezden gelmeme sebep olamaz. Yoksul gençlere okuma ve hayatını değiştirme fırsatı veriyor, bundan daha hayırlı ne olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Eskiden Gülen&#8217;in Amerika&#8217;da bir çeşit sürgünde olmasına üzülürdüm şimdi aslında bunun cemaatin lehine pek çok gelişmeye vesile olduğunu düşünüyorum. Gülen&#8217;in oraya gitmesiyle cemaate üye pek çok öğrenci de oraya gitti, bu insanlar Amerika&#8217;daki farklı üniveristelerde okudular, okuyorlar şirketlerde iş bulup çalışıyorlar, üniveritelerde kalıp akademisyen oluyorlar. Bütün bunlar, yani Amerikan kültürü, siyaseti ve sistemiyle tanışma, bence cemaatteki klasik milliyetçiliği ve Aleviliğe bakış açısını çok değiştirdi. Artık daha enternasyonel bakıyorlar, daha geniş bir vizyona sahipler, dünya sistemiyle de barışıklar. Tabii bu benim dışarıdan gözlemlerim&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peki medya konusuna dönmek istiyorum. Taraf Gazetesi&#8217;ndeki köşe yazarlığı maceranız nasıl başladı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ben Amerika&#8217;daki ilk 4 yılımda tek Türkçe satır okumadım. internetten girip Türk gazetelerine bakmıyordum bile. İlginç bir durum, Türkiye&#8217;yi unutmak istiyordum zannedersem. Bir sayfayı kapatıp başka bir sayfa açmak gibi&#8230; Ancak Amerika&#8217;da rahata erince yeniden yazmak istedim, yazmak bir çeşit terapi gibidir benim için bazıları arkadaşlarına bazıları psikoloğuna ben de okurlarıma anlatmak istiyordum. Önce işe internet sitelerinden başaldım showtvnet, medyatava, haber7 gibi sitelerde köşe yazarlığı yaptım&#8230; Sonra Taraf gazetesinde kendimi buldum. Önce haber-yorum tarzı yazılar yazıyordum sonra köşe sahibi oldum. İstediğim de buydu zaten, bir köşe sahibi olmak ve daha genç bir muhabirken düşlediğim tarzda yazılar yazmak. Şimdiki üslubu taaa o zamanlarda tasarlamıştım.Dikkat ederseniz yazılarımda bazen düşsel sahneler vardır, gerçek ve düş ya da kurgu içiçedir, öykü gibi akar.</p>
<p style="text-align: justify;">Yazarken okurlarıma karşı hep samimi ve içten oldum, hiç hile yapmadım, kendimi başka bir şeymiş gibi göstermedim, neysem o. yani okurlarımın rahatlıkla gezip tozup arkadaş olacakları sıradışı bir yazar profili&#8230; Belki bu nedenle Alevi okurlarım da var, Gülen cemaatinden okurlarım da var (ki ilginçti çoğunluğun bu kesim olduğunu düşünüyorum), solcu okurlarım da var. Hatta belki duymaktan hoşlanmayacaksınız ama ulusalcı okurlarım bile var. Bir okurumdam gelen satırlar aynen şöyleydi, &#8216;Hıdırcım (Okurlarımın çoğu bana bu şekilde hitab eder) üslubun öyle hoşki normalde benim gibi Ulusalcıyı deliye çevirecek fikirleri sende okuduğumda kızamıyorum&#8217;&#8230; Süreç içinde Taraf&#8217;a küsen ve bırakan okurlar bile sırf benim için gazeteyi pazar günleri aldıklarını söylüyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Zaten her köşe yazarı sizin gibi samimi olsa, halkla iç içe olsa Türk medyası güllük gülistanlık olur. Peki Taraf&#8217;tan neden ayrıldınız?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Teşekkürler Talha&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Taraf&#8217;dan neden ayrıldım <img src='http://www.talhadereci.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  Ben elbette sevdiğim bir kuruluşta çalışmayı tercih ederim. Taraf da böyle bir yerdi, iyi ve kötü yönleriyle sevdiğim bir gazete&#8230; Ancak ben ne New York&#8217;dayken ne de İstanbul&#8217;dayken gazete yönetimiyle verimli, gelişen ve akan bir ilişki geliştiremedim. İletişim zorluğu yaşıyorduk. New York&#8217;dayken internet pazarlaması alanında çalışıyordum, Türkiye&#8217;ye dönünce medya sektörüne geri dönme ve bu alanda tekrar kariyer yapma niyetindeydim. Bu anlamda Taraf bana hiç bir gelecek vaad etmiyordu. Orada köşe yazarlığımı sürdürerek sürekli &#8216;Taraf yazarı Hıdır Geviş&#8217; olarak da anılmak istemedim, bu nedenle de saygılı bir üslupla gazeteden istifa ettim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Medya sektöründe kariyer yapma niyetinde olan Hıdır Geviş bir medya kuruluşundan neler bekler? Yani gelecek vaad eden bir medya kuruluşunun ne gibi temel ilkeleri vardır/olmalıdır?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kurumsal bir yer olması ve yaptığım işte kendi yeneklerimi kullanabilmem çok önemli. Taraf bir kurum değildi. Bunu küçümsemek ya da suçlamak için söylemiyorum. Bu bir gerçeklik. Gazete yayın yönetmeninden muhabirine orada çalışanların olağanüstü katkısıyla hiç de küçümsenmeycek sayıda sadık bir okur kitlesi yarattı. Medyayı ve politikayı etkileyen bir gazete oldu. Ancak bir işletme olarak kendini yenileyemedi bu nedenle kurumsallaşamadı. Elinde hazine değerinde bir köşe yaza yazarları listesi var, ancak bunu hiç bir zaman verimli kullanamadılar. Düşününkü bir gazetenin köşe yazarları aradan 3 yıl geçmiş ve gazetenin patronuyla hala tanışmamışlar. Aynı köşe yazarları birbirleriyle de tanışmamışlar çünkü gazete onları bir araya getirecek bir organizasyon gerçekleştirmemiş. Biliyorum ekonomik sıkıntı içindeler ama bunu yapmanın parayla bir ilgisi yok , kurumsal bir kimliğe sahip olup olmamakla ilgisi var. Bu da herşeyden önce bir zihniyet meselesi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben profesyonel olarak iş yapan her medya kuruluşuyla çalışırım, bu bir meslek ve o kuruluş benim bu mesleği istediğim şekilde icra etmeme izin veriyorsa her şey tamamdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye&#8217;de genel olarak medya sektörü çok zor, kararlar çok çabuk alınıyor çok da çabuk bu kararlardan vazgeçililebiliyor, bu da bir istikrarsızlık doğuruyor haliyle. Çok çabuk işinizi kaybedeceğiniz bir alan&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer kurumsallaşma diyorsanız Doğan grubu gerçek bir kurum, herkesin yetki ver sorumlulukları belli, haklarınız belli, maaşlarınız zamanında yatar vs vs&#8230; Bunlar çalışan için çok önemli unsurlar. Medyanın kurumsallaşmış ikinci grubu ise Sabah grubu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peki bir okur olarak düşünürsek kurumsallaşmış bir Doğan Grubu gazetesi mi yoksa henüz kurumsallaşamamış ama medyaya yön veren bir Taraf Gazetesi mi sizin daha dikkatinizi çeker? Hangisini benimsersiniz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu sizin hayatta durduğunuz yere bağlı, siz bir aktivist mi olmak istiyorsunuz yoksa bir profesyonel mi olmak istiyorsunuz. Ben gençliğimde çalıştığım sol yayınlarda hiç para almadan çalıştım yeterince. O zamanlar kendimi kahraman gibi görüyordum ve bu duygu bütün parasızlığıma rağmen beni mutlu ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Taraf&#8217;a tekrar gelecek olursak, ben gazeteye dışarıdan yazıyordum zaten, oranın kadrolu bir elemanı değildim. Ancak bir tercih söz konusu olursa ben kurumsal bir yerde çalışmayı tercih ederim, çünkü kurumsal şirketlerin standartları var. Bu standartlarda çalışanı rahatlatan şeyler.</p>
<p style="text-align: justify;">İki tarafı kıyaslamak da yanlış, Türkiye&#8217;de bağımsız gazetecilik denilen bir şey yok zaten. Her grup belli bir politik grubun uydusu gibi hareket ediyor. Bunun aksini kimse iddia edemez. Sizinle yanyana oturup tek tek haberler üzerinden hangi gazetenin ve hangi televizyonun hangi grubu ve neden desteklediğini haberler üzerinde küçük oynamalar yaparak nasıl manüpülasyon yapmaya çalıştıklarını rahatlıkla gösterebilirim. Bu Türkiye&#8217;nin bir gerçekliği. Medya alanında varolan bir şirket başka sektörlerde de varsa o kuruluşun haberlerine ister istemez şüpheyle bakarsınız. Bizde New York Times gibi bir gazete olamaz. Çünkü bizde gazete çıkarmak televizyon sahibi olamak haber vermenin ve bunun üzerinden para kazanmanın değil, güç oluşturmanın, o güçler lehine manipülasyon yapmanın ve bunun üzerinden para kazanmanın bir aracına dönüşmüş. Bu açıdan garip bir ülke Türkiye. O nedenle toplumda her kesimin ortak saygısını kazanma başarısını elde etmiş bir gazete yok.</p>
<p style="text-align: justify;">Tabi bütün bu yapısına rağmen her medya grubunda da çok güzel işler çıkarabilen ve işleriyle saygınlık kazanan gazeteciler var. Yani grubun ne olduğu önemli ama sizin de kişisel olarak nasıl bir gazeteci olduğunuz çok önemli. İyi ve ilkeli ve kendine güvenen bir gazeteciyseniz nerede olursanız olun bir şekilde kendi kalitenizi kendi öznel çizginizi ortaya koyabilirsiniz. Durum o kadar da ümitsiz değil yani <img src='http://www.talhadereci.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kurumsallaşmış bir medya kurumunda aktivist olmak zor mudur? Türk medyası ile Amerikan medyası arasında ne gibi önemli farklılıklar var?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Önce şu aktivistlik meselesiyle ilgili bir kaç şey söylemek istiyorum. Biz daha bireyler olarak kendi gücümüzun farkında değiliz ve her şeyi güçlü olduğuna inandığımız birilerinden bekliyoruz. Twitter da milyonlarca insan var ve bu insanların çoğu orada aslında bir çeşit aktivist olabileceklerinin farkında değiller. Ben bazen yazıyorum, diyelim ki Cappy meyve sularının ne kadar kötü olduğunu, içinde aslında nerdeyse hiç meyve suyu içermediğini ya da cep telefonu şirketlerinin ne kadar aleni biçimde tüketiciyi kazıkladığını falan&#8230; Bunu oradakiler neden yazmıyor&#8230; Neden gündelik hayatlarında karşılaştıkları yolsuzlukları, haksızlıkları yazmıyorlar da meclisdeki siyasetçilerin aralarındaki söz düellolarını sabah akşam konuşuyorlar. Halbuki saabah akşam CHP AKP tartışmalarıyla Mısır devrimiyle ilgili yazmak yerine sabah akşam yukarıda söz ettiğim durumlarla ilgili twitler yazsalar hayatlarında asıl o zaman gerçekten bir şeyler değişsecek. Çünkü bir çeşit kendi hayatlarının aktivisti olmuş olacaklar. Ancak örneğin twitter kullanıcıları bu aktivizm haklarını ve güçlerini neredeyse hiç kullanmıyorlar. Türkiye halkında soyut bir siyaset konuşma alışkanlığı gelişmiş. Siyaseti bir faydası olduğu için değil, keyif aldıkları için hatta ciddi biçimde eğlendikleri için konuşuyorlar bence, bir şeye taraftar olma ya da karşı olma bir çeşit toplumsal rol model bu ülkede ve insanlar bu rol modeler üzerinden hayatını devam ettirmeyi tercih ediyorlar, eğitimlisi de böyle eğitimsizi de böyle… Bu aslında tehlikeli bir şey&#8230; AKP gidecek CHP gelcek daha mı iyi olacak CHP gelmeyecek AKP tekrar gelecek daha mı iyi olacak&#8230; Bilmiyorum ama insanlar bu döngüye çok fazla anlam yüklüyor ve siyasetten çok fazla beklenti içine giriyor, bunu yaparken de kendilerinin aslında neler yapabilecekleri noktasını kaçırıyorlar&#8230; Geçen Twitter da komik bir şey oldu, Hıdır Geviş’le 20 dakika projesi için bir politikacıyla sosyal medya ve iletişim üzerine sohbet ediyordum&#8230; O sırada takipçi sayısı neredeyse benim kadar olan bir twitter kullanıcısı diyor ki ‘neden şurada işçilere şunlar oldu bu konuda konuşmuyorsun da sosyal medya konuşuyorsun…” Ben de O’na dönüp dedim ki “Sözettiğin konu hakkında sen de yazabilirsin, neden beni kendinden üstün görüyorsun ki&#8230;”</p>
<p style="text-align: justify;">Yani demek istediğim böyle tuhaf bir toplumuz işte, konuşuyoruz ama her şeyi de başkasına ihale ediyoruz. Aktivist olma, tek başına bir şeye kafa tutma alışkanlığı yok bizde, bu nedenle aktivizt olamıyoruz. Çünkü tek tek seslerin bir koro oluşturup güçleneceği ve yerini bulacağı inancı bizde gelişmemiş.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi sizin sorunuza gelelim. Amerikan medyası kurumsallaşmış bir medya ve o medya gruplarında sivrilmiş olan isimler Türkiyedeki meslektaşlarına göre daha özgür , daha kendilerini katarak ve kendilerini kasmadan istediklerini söylüyor, yazıyorlar. Çünkü çalıştıkları kurum onlara bu özgüveni veriyor … Bizde kurumuna güvenemezsin, kurum da kendine güvenemez ve sen aslında bir gazeteci olarak iktidarın dolaylı aylıklısına dönüşebilirsin. Bizde özel sektör ve medya kuruluşları medya kuruluşları ve hükümetler hükümetler ve özel sektör ilişkisi garip bir zincire dönümüş, bu bağımlılık ilişkisi içinde her türllü farklı görüş ya da haber, o görüşün sahibini de o haberi yapanı da riske atıyor. Sonuçta hayat zor ve siz geçiminizi sağlamak zorundasınız, ne yaparsınız? Cevabını size bırakıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani demek istediğim doğruyu gerçeği haksızlığı duyurmayı gazetelerin boynunun borcu haline getirmek yerine, herkes sosyal medyanın kendilerine sunduğu olanakları iyi kullanıp bu borcu kendi borçları haline getirebilirler&#8230; Halktaki böyle bir yönelim gazetecileri de güçlendirir, cesaretlendirir&#8230;Onların durumu da ayrıca içler acısı zaten her Allah&#8217;ın günü işsizlik korkusu yaşama hiç bir sektörde olmadığı kadar medya sektöründe var. Allah düşmanıma vermesin bu korkuyu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sosyal medya araçlarından biri olan Twitter&#8217;da &#8220;Hıdır Geviş ile 20 Dakika Röportajları&#8221; adı altında haftanın belirli günlerinde Twitter üzerinden ünlü isimlerle röportaj yapıyorsunuz. Ve bu hayli dikkat çekti. Şahsi fikrim gayet orjinal bir proje. Bu proje fikri nasıl ortaya çıktı? Avantaj-dezavantajları zorlukları nelerdir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu fikri aklıma getiren biraz da twitter&#8217;daki takipçilerim oldu&#8230; Ben takipçilerime çok fazla danışıyorum, hiç yüksünmeden, hiç komplekse kapılmadan, en iyisini ben bilirim demeden&#8230; Takipçilerim de bu huyumu bildikleri için bazen ben sormadan bana akıl fikir veriyorlar <img src='http://www.talhadereci.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' />  Bu çok hoşuma gidiyor. Onların zekasından yararlanmış oluyorum, çünkü gerçekten inanılmaz zeki insanlar var. Sen de bunlardan birisin mesela. İşte Twitter &#8216;ın ilk röportaj projesinin ortaya çıkmasını sağlayan güç de bu, ben ve takipçilerim arasındaki bu güzel iş birliği, bu güzel sinerji&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Ben twitter üzerindeki bazı gazeteci arkadaşlarımla bazen belli konularda uzun uzun sohbet ediyordum, takipçilerim araya girip tartışmaya katılıyorlardı, sonra neden bunu süreli bir röportajlara dönüşmüyorsunuz denildi. Bunları diyen kimsenin tanımadığı takipçilerim. Ben de onları dinledim. Bunun ardından insanlar benim ilk twitter röportajcısı olduğumu iddia ettiler. Sonra çok sevdiğim bazı arkadaşlar, kendilerinin de geçmişte böyle röportajlar yaptığını söylediler. Sevgi ve saygıyla kabul ettim. Ancak benim röportajlarım tıpkı bir TV programı gibi belli bir ismi var, bir düzen içinde yürütülüyor, yani belli günler ve belli saatlerde&#8230; Böyle olunca yine Twitter kullanıcılarının ısrarıyla bio kısmına: &#8216;Hıdır Geviş&#8217;le 20 dakika &#8216;Twitter&#8217;daki ilk süreli röportaj projesi&#8217; diye yazdım.</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi yaptığım her röportaj internet medyasında büyük ilgi uyandırıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İnternet medyası tümüyle kendi özgün içeriğini yaratma imkanına sahip değil, bunun nedenleri var tabiii&#8230; Dolayısıyla internet medyası içerik olarak yazılı basına ve televizyona bağımlı .. Şimdi bir gazeteci tek başına internet üzerinden bağımsız gazetecilik yapıyor. Üstelik bir dükkanı (web sayfası) bile yok, bu gazeteciliği sadece Twitter üzerinden yapıyor. Bu tür bağımsız gazeteciliğe ve bu tür bir yeniliğe herkes destek oldu, internet medyası çok büyük destek oldu, twitter kullanıcıları çok büyük destek oldu ve o popüler dediğiniz isimler söyleşilere katılarak destek oldular&#8230; Sen de destek oldun, bir blog yaptın ve o röportajları arşivledin&#8230; Herkese ve sana teşekkür ediyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Zorlukları şu, biz hala internet terbiyesi almış bir toplum değiliz. Twitter söyleşisine katılan konuk her türlü saldırya açık, yani söyleşi sırasında biri gelp her türlü hakareti edebilir de&#8230; Bu anlamda twitter da cesur olmanız ve asla demoralize olmamanız gerekiyor. Twitter kullanıcılarının şunu bilmesi gerek, orası birbirimizi küçümsediğimiz, aşağıladığımız, zor duruma düşürdüğüimiz, hatta üzdüğümüz bir yer olmamalı. Yani oradaki özgürlüğü özgürce düşüncelerimizi yazma hakkımızı istismar etmemeliyiz. Saygı çok önemli, hakaret eden, kırıcı olan twitter kullanıcılarına diğer kullanıcılar bir biçimde müdahale etmeli.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun nedeni de şu, bizde ilişkiler bir drama gibi yürüyor, arkadan konuşma olmalı, hakaretler olmalı, kavgalar olmalı, entrikalar olmalı, arkadan vurmalar olmalı, sinsi saldırılar olmalı. Biz bu modeller üzerinden ilişki ve diyaloğa alışığız. Dolayısyla hala özgür bir ortamda, başkalarının gözü önünde, saygıyla açık ve dürüst biçimde ilişki kurmayı bilmiyoruz, öğreneceğiz herhalde.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Twitter&#8217;da bulunmaktan zevk alıyorsunuz bunu biliyorum. Ve zevk aldığınız bir konuda YouTube izlemek.. Hatta TV&#8217;den fazla YouTube izlediğinizi dile getirmiştiniz bir söyleşide.. Genel manada da İnternet&#8217;in size verdiğini söylesek yanlış olmaz sanırım. Peki internet ile bu kadar içli dışlı olan Hıdır Geviş internetin hiç zararını görmedi mi? Mesela ben ne kadar dikkat etmeye çalışsam da net başına oturduğumda özellikle Twitter ve Facebook&#8217;da aşırı zaman kaybettiğimi görüyorum.. Ama giden zaman geri gelmiyor..</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evet internetten keyif alıyorum ve bazen çok fazla zaman harcadıgımı düşünüp kendimi suçlu hissediyorum. Tam emin değilim aslında, zamanı gerçekten ısraf mı edıyoruz orada. Belki ama süreç içinde orada zamanı doğru ve verimli kullanmayı hepimiz öğreneceğiz. Bu bir süreç çünkü&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peki sizin bir de sanal parti projeniz vardı&#8230; Bunun hakkında neler söyleyeceksiniz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sanal Parti bir ihtiyaçtan ortaya çıktı. Siz de görüyorsunuz ki milyonlarca insan zamanının önemli bir kısmını sanal ortamda geçiriyor. O halde bu insanlarla sanal ortamda neden bir siyasi örgütlenme gerçekleştirilmesin. Biliyorsunuz ki klasik siyasi partiler eski dünyaya yani internet öncesi dünya sistemine göre kendilerini örgütlemişler. Bu örgütlenme biçimi tümüyle fiziki, o partiler fiziki partiler. Sanal ortamı ise sadece kendi piarlarını yapmak için kullanıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa parlamenter yapı da siyasi parti yapısı da tümüyle sanal dünyaya kendini adapte etmeli, ancak bunu algılayacak siyasetçi de hukukçu da entellektüel de henüz yok. Dünyada da henüz böyle bir tartışma yok, yani siyasal sistemlerin, devlet aygıtının hükümetin internete göre yeniden örgütlenmesi konusu. Size bir soru, sizce parlamenter yapı öngürdüğü amaç düşünüldüğünde bu amacın kaçta kaçını gerçekleştirebiliyor. Yani şu, halk yönetime gerçekten katılabiliyor, yönetimi gerçekten etkileyebiliyor mu. Eğer öyleyse bu katılımın ve etkinin oranı nedir. Bence çok düşük.. Demek ki parlamenter rejim iyi çalışmayan bir mekanizma. Bundan kurtulmanın yolu da bu sistemi internete uyarlamak. Bir örnek, neden devlet kurumlarının bütün hesapları, ihaleleri kuruşu kuruşuna internette olmasın hem de canlı. Neden her vatandaşın bir internet kimliği olmasın ve diyelim ki mahallenizde kamuya ait bir yeşil alanın alışveriş yapılması için bir şirkete satılması kararı o mahallede oturanların kararına bırakılmasın. Aksi halde inanılmaz bir yolsuzluk döngüsü var, hangi parti hükümet olursa olsun, bundan kurtulmanın yolu yok, gazetelere haber olsa da yolsuzluktan kurtulamıyorsunuz. Sadece anahtarı halka vermeniz gerekiyor, konuya göre, yerel sorunlara o yöre halkı karar verecek, bütün ülkeyi ilgilendiren konularda ise bütün Türkiye halkı . Bu da internete uyarlanmış bir sistemle mümkün. Örneğin bir köydeyim ve Ankara&#8217;da bir şirket birilerine rüşvet vererek köyümdeki dereye hidroelektrik santrali yapılmasına karar veriyor&#8230; Bu cidi ve haksızca bir işgal aslında, işte parlamenter sistemin bütün bu ilkelliklerini bütün bu yolsuzluk üreten yönlerini internete adapte edilmiş gerçek anlamda demokratik bir sistemle ortadan kaldırabiliriz&#8230; Sanal Parti bunları yapacak, yoksa biz hiö bir siyasi partiye rakip değiliz, sadece desteğiz&#8230;.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dedikleriniz güzel ama internetteki güvenlik sorunu nasıl sağlanacak? Çok kuvvetli şirketlerin devletlerin bile yerinde oturmakta olan bir hacker karşısında aciz kaldığını biliyoruz. Hem internet ortamında da kişilerin yönlendirilmesi durumu da var.. En basitinden internetten pek de anlamayan bir vatandaş çok kolay bir şekilde başkalarının çıkarları doğrultusunda yönlendirilebilir.. Bir de hani meşhur söz var ya &#8220;ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler&#8221;.. İnsanların bir yığın sorunu var.. Bırakın interneti evi olmayan, yiyecek bir dilim ekmeği olmayan insanlar var bu ülkede&#8230; Böyle bir sistemin varlığı onları pek de alakadar etmez zannımca&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ülkedeki en hassas alanlarda diyelimki banka hesaplarında yüksek para transferlerinde havalanan uçaklarda nasıl bilgisayara güvenmek zorundaysasınız bunda da guveneceksiniz, sorunlar olur onlar aşılır yenileri geilir, bunlar da aşılır, bu riskler önemli ama engelleyici değil&#8230; Sözünü ettiğim sistemin yüzde yüzünü hemen bugün uygulamaya koymak mümkün değil, senin de çok güzel açıkladığın nedenlerden dolayı&#8230; Ancak başlangıçta yapılacak şeyler var. Örneğin bütün devlet hesaplarının internette halkın kontrolüne açılması, bütün belediye hesaplarının internette halkın kontrolüne açılması&#8230; Bunları yaparsak politikacı ve zengin sınıf arasındaki gerçekleşebilecek ve halkın çıkarlarını zedeleyebilecek işbirliğini biraz zayflatmış oluruz. Bu durumda yoksul halka daha fazla ekmek düşmesine de yardımcı olmuş oluruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şeffaflık, sorgulanabilirlik, hesap sorulabilirliğin arttırılması yani.. Buna katılıyorum.. Umarım projelerinizde başarılı olursunuz ve daha iyi yerlere gelirsiniz. Taraf’ın 20 Soru köşesindeki son soru ile röportajımızı bitirelim; “Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın size kapıda ne söylemesini istersiniz?”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ah Hıdırcım! Biliyorum ayakların geri geri gidiyor ama gel korkma gir içeri, burda da yine çok eğleneceksin, güven bana…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Teşekkür ederim Hıdır Bey. Benim için çok zevkli ve verimli bir röportaj oldu. Başarılarınız daim olsun..</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ben teşekkür ederim Talhacım bu güzel söyleşi için… Sende umarım istediğin hedeflere ulaşır başarılı olursun&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;">Talha Dereci<br />
Mart 2011</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.talhadereci.com/hidir-gevis-roportajim.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muhteşem (!) Fikirli Kemalist Muhafazakârlar</title>
		<link>http://www.talhadereci.com/muhtesem-fikirli-kemalist-muhafazakarlar.html</link>
		<comments>http://www.talhadereci.com/muhtesem-fikirli-kemalist-muhafazakarlar.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 Jan 2011 18:20:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talha Dereci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[kanuni sultan süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[muhteşem yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[talha dereci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.talhadereci.com/?p=1540</guid>
		<description><![CDATA[Yaşanan birçok olay göstermiştir ki bizim insanımızın iki mühim huyu var; her fırsatta –aklını kullanması gereken zamanlarda dahi- duygusal davranmak ve olayları kendisinin istediği şekilde kabul etmek hatta ve hatta bunu mutlak doğru kabul etmek. Memleketteki her türlü olayın altında mutlaka bu iki mühim huyun bir etkisini görmemiz mümkündür. Belki de diğer toplumlardan bizi ayırt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Yaşanan birçok olay göstermiştir ki bizim insanımızın iki mühim huyu var; her fırsatta –aklını kullanması gereken zamanlarda dahi- duygusal davranmak ve olayları kendisinin istediği şekilde kabul etmek hatta ve hatta bunu mutlak doğru kabul etmek. Memleketteki her türlü olayın altında mutlaka bu iki mühim huyun bir etkisini görmemiz mümkündür. Belki de diğer toplumlardan bizi ayırt eden en önemli özelliğimiz olabilir bunlar. Bu huyumuzun ne denli saçma olduğunu aslında koca bir vakit kaybından başka bir şey olmadığını tekrardan hatırlattı bize malum Muhteşem Yüzyıl dizisi…<span id="more-1540"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Söz konusu diziyi izlemedim, izlemeyi de düşünmüyorum. Bu sebeple izlemeden eleştirme gafletine düşenlerden olmayacağım. Lakin bizim memlekette bu gaflete düşen birçok insan var. Bakınız Hür Adam filminin fragmanındaki bir sahneyi ele alarak Atatürk’ün manevi şahsına hakaret edildiğini iddia eden avukat ile Muhteşem Yüzyıl dizisinin fragmanındaki sahnelerden dolayı RTÜK’ü şikâyet yağmuruna tutan 75 bin kişi gibi&#8230; Bu yazının da ana konusu tepki veren bu kesimlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelelim yazının başında belirttiğim iki mühim huya. Olayları istediğimiz biçimde kabul edip ve bunları mutlak doğru kabul ederken zaten duygusal davranmış oluyoruz. Bunun sonucunda olaylar karşısında asıl gerçeklikten kopmuş bir halde sağa sola kendi gerçeklerimizi anlatmaya çalışırken buluyoruz kendimizi. Karşımızdaki tarihi şahsiyetlere kendi ideolojik elbiselerimizi giydirmeye çalışıyor, bunun aksi yönde bir durumla karşılaştığımızda afallayıp kalıyoruz. Basit bir örnek üzerinden gidelim…</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ülkede herkes biliyor ki Atatürk alkol kullanan biriydi. Çakırkeyf birisi olması –hatırlayınız malum ses kayıtlarında sarhoşken sofradakilere nutuk atma hali- hiçbir kişi tarafından eleştirilmemesi gereken bir durumdur. Ki eleştirilmemiştir de niye alkol kullanıyor diye… Lakin Can Dündar’ın çekmiş olduğu Mustafa filminde Atatürk’ün içki içtiğinin gösterilmesi Kemalist çevrelerce çok tepki almıştır. Sebep? Atatürk içki içerken gösterilemez… Yine aynı filmde Atatürk bir kadına aşk mektubu yazmıştır. Bu durum da yine aynı kesimlerce eleştirilmiştir. Bazı dengesizlerin ağzından “Atatürk aşk mektubu yazacak adam mıdır be!” şeklinde yorumlar çıkmıştır. Var olan bir gerçeği filmde gösterememek, bunun karşısında büyük tepkiler almak… Sebebi ise insanımızın gözünde Atatürk’ün putlaştırılacak şekilde büyütülmesi… Hatta direkt olarak putlaştırılması… Hal böyle olunca Atatürk’ün bilinçli olarak yaptığı ve bundan zevk aldığı alışkanlıkları bile taraftarları (!) tarafından engellenmeye çalışılmıştır. Atatürk aşk mektubu yazamaz, içki içerken görüntülenemez, ağlayamaz, dövülmüş bir haldeki anısı resmedilemez, hele hele kadın kıyafeti giyip düşmanından kaçtığı durumu konuşulamaz bile… Hatta onu ulularken şu sözü de duymadım değil; “Atatürk birdir bir oynarken eğilmezmiş!”  Yani bizim gözümüzde Atatürk o denli büyüktür ki bu tip hatalar (!) yapamaz… Aynı zihniyet Muhteşem Yüzyıl’a karşı gelen muhafazakârlarda da var. Onlara göre Sultan Süleyman haremde kadınla bir cinsel ilişki içindeyken gösterilemez… Hatta ve hatta Kanuni haremde herhangi bir cariye ile cinsel ilişki içinde bile bulunmamıştır. Bu kadar net konuşabiliyor yani bazı kimseler… Bu gibi durumda şunu hatırlatmakta fayda vardır; nefs ve zaaf… Eğer sen peygamber değilsen her türlü nefsine ve zaaflarına yenik düşersin. Bu senin suçun değil insanın yapısı gereği bu şekilde. Tamam, haklısın irade diye bir durum var. Lakin çevredeki şartlar bu iradeyi yok sayacak şekildeyse… Gayet iyi giyinişli, güzel ve sultana yaranmak isteyen çok sayıda cariyenin bir odada, bolluk ve zenginlik içindeki bir insanla birlikte olması… Ve bu odadaki harem ağalarının hadım edilmiş olması… Kanuni de bir insandır. Ve o şartlar altında bir şekilde cinsel hayatının bulunması normaldir. Bulunmuyor olmayışı ise hayli anormal bir durumdur. Veya güçlü bir nefse sahip olma ile açıklanacak bir durumdur…</p>
<p style="text-align: justify;">Olayın özünü Nabi Yağcı yazısında çok iyi anlatmış; <em>“… Muhafazakârları “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde Muhteşem Süleyman’ın cinselliği irite ediyor, Can Dündar’ın yaptığı Mustafa filminde ise Mustafa Kemal’in içki sofrası Kemalistleri&#8230; Kemalistler içkilerini yasaklayacak diye muhafazakârlardan korkarlarken, Mustafa Kemal’e içki masası yasağı koyuyorlar. Muhafazakârlar ise başörtüsü örneğinde olduğu gibi laikler kendi yaşam tarzlarını bize dayatıyorlar derken kendileri de Muhteşem Süleyman’a kendi yaşam tarzlarını dayatıyorlar. O zaman anlıyoruz ki mesele ne içkide ne cinsellikte. Her ikisi de siyasetin simülasyon sembolleri. Yani her iki taraf da gerçeğin yerine sanal gerçeği koyuyorlar ve bunu da örneğimizde olduğu gibi cinsellik ve içki sembolleriyle yapıyorlar&#8230;”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Dizi ekibinin sadece cinsellik içerikli sahneler gösteriyor olması şikayet edilebilir. Lakin daha fragman aşamasında hurra tepki yağdırılmaz. Bir tarihi belgesel olsaydı tepki verenler haklı olabilirlerdi. Ama adı üstünde bu bir dizi… İşin içinde kurgu vardır, ister kabul edilsin ister edilmesin.</p>
<p style="text-align: justify;">Kemalistlerle aynı kefeye koyduğum bu muhafazakarların iki gruba faydaları dokunmuştur. İlki, dizinin yayınlandığı kanalın milyonlar verse yapamayacağı reklamı kendilerinin yapmasıdır. Ki bu şekilde hem kanal, hem set ekibi kazançlı çıkmıştır. Hiç alakası olmayan bir adam bile sırf tartışmalardan dolayı o akşam o diziyi izlemiştir. İkincisi ise, bu olaylardan dolayı meraklanıp konu hakkında araştırma yapmaya başlayanlardır…</p>
<p style="text-align: justify;">Yinelemekte fayda var; mesele Kanuni’nin veya herhangi bir padişahın içki içmesi, kadınlarla ilişkiye girmesi değil, insanımızın tarihi karakterlerinin profillerini kendi ideoloji ve fikirlerine uydurmasıdır…</p>
<p style="text-align: justify;">Sözün özü; belli başlı tabularımızı yıkmadığımız sürece, at gözlüklerimizi atmadıkça, asıl gerçekleri hiçe sayarak kendi gerçeklerimizi yaratıp buna inandığımız müddetçe bu şekilde daha çok yapay gündemlerle boğuluruz… Acı Türkiye gerçeği…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Talha Dereci<br />
16 Ocak 2010</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.talhadereci.com/muhtesem-fikirli-kemalist-muhafazakarlar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gönül Yaşı ve Hayat Bilgisi Yazıları</title>
		<link>http://www.talhadereci.com/gonul-yasi-ve-hayat-bilgisi-yazilari.html</link>
		<comments>http://www.talhadereci.com/gonul-yasi-ve-hayat-bilgisi-yazilari.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Dec 2010 13:07:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talha Dereci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[gönül yaşı]]></category>
		<category><![CDATA[talha dereci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.talhadereci.com/?p=1493</guid>
		<description><![CDATA[“Gönül yaşıydı mühim olan” demiştim yıllar önce. Lise bir anılarım geldi aklıma. İlk kez lise birde söylemiştim kurmuştum bu cümleyi. Kurabilmiştim… Liseye yeni başlamış biri için “gönül yaşı”ndan bahsetmek ne kadar “hakikat” içeriyorsa; şu an da “gönül yaşı”ndan bahsetmek o kadar hakikat içeriyordu. O zamandan bu zaman aynı ifadeyi birçok kez kullandım şüphesiz ki… Her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">“Gönül yaşıydı mühim olan” demiştim yıllar önce. Lise bir anılarım geldi aklıma. İlk kez lise birde söylemiştim kurmuştum bu cümleyi. Kurabilmiştim… Liseye yeni başlamış biri için “gönül yaşı”ndan bahsetmek ne kadar “hakikat” içeriyorsa; şu an da “gönül yaşı”ndan bahsetmek o kadar hakikat içeriyordu. O zamandan bu zaman aynı ifadeyi birçok kez kullandım şüphesiz ki… Her bir yıl, bir yaş artsam da mühim olan gönül yaşının bir yıl beklemesine gerek kalmadan an be an artışını görmek ve ortalama bir yaşam ömrünün 65-70 olduğunu bilirken gönül yaşının üst sınırını kestirememek&#8230; Küçük yaşımda büyük şeylerdi kafama takılanlar. Değişen bir şey olmadı… Yaş arttı kafama takılanlar da… <span id="more-1493"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Durdum ve bir an baktım etrafıma. Ciddi mana da durdurdum an’ı. Belki de öyle olduğuna inandım. Ya da inanmak istedim… “Gündem” denilen şeylerin altında ezilen binlerce, yüz binlerce beden gördüm. Milyonlarca yürek gördüm… Herkesin vardı bir “son dakika bombaları”… Her beden her yürek yeni bir güne yeni “manşet”lerle başlıyordu. Öncekileri arşivine katarak… Anlatılacak çok şey’lerimiz vardı, vakitlerimiz kısıtlıydı, dar zamanlara çokça şey sığdırmak zorundaydık. Hem kendimizi savunmalı hem de açığını bulmuşken saldırmalıydık da&#8230; Herkese laf yetiştirmeliydik nefesimiz yettiğince, bileğimiz yettiğince yazmalıydık, protesto etmeliydik, asi olmalıydık biraz da isyankâr… Kariyerimizden taviz vermeden yapmalıydık her ne yapacaksak. Bir boykot hali takınacaktık. “İşte bu o!” dedirten hayatlar yaşamalıydık. Birileri sürekli bizden konuşmalıydı. Kabarmalıydı göğsümüz ve eksik olmamalıydı kahkahalarımız, mutluluklarımız. Tüketmeliydik her daim “üretenler her daim vardır” deyip… Zamanımız yoktu kimseye dinlemeye lakin zamanlar yaratabiliyorduk savunmak çoğu zaman da saldırmak için… İnşa edilmesi yıllar süren kalpler kırıyorduk dakikalar içinde… An itibariyle yitiriyorduk sevdiklerimizi. Bitirmek zorunda kaldığımız anlar oluyordu… Yol ayrımındayken seçim yapamamanın vermiş olduğu ıstırabı yaşamak zorundaydık… Saç baş yolmalı, yumruklar tekmeler atmalıydık duvarlara. Ağlamalı saatlerce, boş boş bakışlar atmalıydık etrafa. Özeleştiri denilen şeyleri yapmalıydık tam da bu zamanlarda… Mutluyken de yaptığımızı bilirdik hâlbuki (!). Yar’dan uzaklaştıkça O’na yaklaşmış olmanın verdiği tuhaf hissi yaşamalıydık. Tekrardan kokusunu, sesini, tenini hissedince Yar’in, O’ndan uzaklaştığının farkına bile varamamayı yaşamalıydık. Ve bunun vermiş olduğu daimi sancıları hayatın her zamanki sıradanlığına vermeliydik. Şarkılar dinlemeliydik her biri biz’i anlatan, şiirler yazmalıydık her bir bedenden her bir yürekten bir parça olan. Sonu üç nokta ile biten mesajlar atmalıydık birbirimize…</p>
<p style="text-align: justify;">Sevmeli, saymalı, yemeli, içmeli, dinlemeli, izlemeli, yatmalı, sarılmalı, unutmamalı, koşmalı, terk etmeli, merhaba demeli, uyanmalı, uyarmalı, ağlamalı, dikkat etmeli, tartışmalı, isyan etmeli, inkar etmeli, küfür etmeli, lanet okumalı, dokunmalı, hissetmeli…</p>
<p style="text-align: justify;">Adını, dil bilgisi dersinde öğrenebilecek kadar basit aslında bizdeki hayat denen şey. “meli, malı”larla biten gereklilik kipleriydi. Hep bir “gereklilik” haliydi bizlerdeki. Üstelik beş harften öte bile değildi hayat denilen şey. Neler neler vardı ki ondan kat be kat acı veren ve ona “üstünlük” sağlayamayan&#8230; Aşk, ölüm, kin, hırs, acı, dert… Bir emri vaki kadar olamamıştı hayat… Git, sev, ağla, utan, pis, döv, kır, ez, sil, yık…</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlardı gönül yaşlarımız. An be an üzerine kat kat eklediğimiz yaşlarımızdı. Aşklarımızdı, başarılarımızdı, hüsranlarımızdı, sitemlerimiz, efkarlanmalarımız, gözyaşlarımız, dostluklarımız, pişmanlıklarımız, sözlerimiz… Her biriydi gönül yaşımız ve her biriydi hayat bilgimiz… Gereklilik kipleriyle çekimlenen, şimdiki zamanla mutlu olmaya çalışan ve bu mutluluğu 24 saat süren, geçmiş zamanla hüzünlenen, gelecek zamanda tedirginlik yaşayan gönül yaşlarımız ve hayat bilgimiz…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Talha Dereci<br />
01.12.2010</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.talhadereci.com/gonul-yasi-ve-hayat-bilgisi-yazilari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kılıçdaroğlu’nun Twitter’ı, Gülen’in Cumhurbaşkanlığı ve Atatürk’ün Ses Kaydı</title>
		<link>http://www.talhadereci.com/kilicdaroglunun-twitteri-gulenin-cumhurbaskanligi-ve-ataturkun-ses-kaydi.html</link>
		<comments>http://www.talhadereci.com/kilicdaroglunun-twitteri-gulenin-cumhurbaskanligi-ve-ataturkun-ses-kaydi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Nov 2010 16:58:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talha Dereci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[devlet bahçeli]]></category>
		<category><![CDATA[kemal kılıçdaroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[serdar kaya]]></category>
		<category><![CDATA[talha dereci]]></category>
		<category><![CDATA[tarık akan]]></category>
		<category><![CDATA[twitter]]></category>
		<category><![CDATA[yıldıray oğur]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.talhadereci.com/?p=1478</guid>
		<description><![CDATA[Siyasetteki gündem hız kesmeden devam ederken, genel seçimlerin de yaklaşmasıyla parti liderleri ve yetkililer seçim çalışmalarını arttırdı. Şüphesiz ki onlardan biri de Kılıçdaroğlu’nun Diyarbakır geziydi.. Sivas’ın ötesine bile geçemeyen CHP seçim yaklaştıkça parti içindekileri bile hayrete düşerecek atılımlar veya açılımlar yapıyor… Bunda Kılıçdaroğlu’nun arkasına almış olduğu rüzgar elbette etkili lakin o rüzgarın sürekliliği ne kadar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Siyasetteki gündem hız kesmeden devam ederken, genel seçimlerin de yaklaşmasıyla parti liderleri ve yetkililer seçim çalışmalarını arttırdı. Şüphesiz ki onlardan biri de Kılıçdaroğlu’nun Diyarbakır geziydi.. Sivas’ın ötesine bile geçemeyen CHP seçim yaklaştıkça parti içindekileri bile hayrete düşerecek atılımlar veya açılımlar yapıyor… Bunda Kılıçdaroğlu’nun arkasına almış olduğu rüzgar elbette etkili lakin o rüzgarın sürekliliği ne kadar sürer aşikar…</p>
<p style="text-align: justify;">Zaman ilerledikçe ve teknoloji geliştikçe haliyle iletişim olanakları da gelişiyor. Her seçim döneminde görmeye alıştığımız bu seçim yatırımı olan il ve ilçe gezmeleri ve “halkla kucaklaşma” sanki devrini kapatıyor gibi. Sosyal medya araçlarını kullanarak seçmenin nabzını tutmak isteyen siyasetçiler kendilerini Twitter’a atıyor… Twitter’da kimler mi var; Kılıçdaroğlu, Gürsel Tekin, Ahmet Davutoğlu, Mehmet Şimşek, Edibe Sözen, Abdullah Gül, Ufuk Uras, Devlet Bahçeli, Numan Kurtulmuş, Mustafa Sarıgül…<span id="more-1478"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Herbirini ayrı ayrı değerlendirmek de mümkünse de ben tercihimi Kılıçdaroğlu’ndan kullanıyorum. İlk başta şunu söylemekte fayda var; Kılıçdaroğlu’nun bir Twitter hesabı açması çok yerinde bir olay. Adında “halk” kelimesini barındıran ama halka her anlamda uzak mesafede olan bir parti liderinin bu hareketi bile halka yakınlaşmada bir adımdır. Lakin onun bu aleme alışması kolay gibi gözükse de bu alemin ona alışması ve onu “kendilerinden biri” olarak görmeleri hayli zor&#8230;  Nedenlerine gelince;</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Kılıçdaroğlu genel kurul toplantısı ile Twitter’ı karıştırıyor. Kurmaylarına söylemesi gereken şeyleri Twitter’da söylemeye çalışıyor. Ve Twitter sayfasını bir “nutuk atma” yeri olarak kullanıyor.</li>
<li>Sosyal Medya Uzmanı Taci Yalçın&#8217;a göre Twitter&#8217;ı verimli kullanabilmenin yollarından bir tanesi de sosyal medyaya bürokrasinin karıştırılmaması gerektiği. Çünkü bürokrasi, sosyal medyanın hızına yetişemez. Lakin Kılıçdaroğlu bunun aksine Twitlerinde çok da önemsenmeyen istatistiklere yer veriyor… Yine seçim havasında ve nutuk atarken… Üstüne üstlük vermiş olduğu istatistiklerle AKP’yi hedef alırken; kendi partisinin iktidar olduğu zamanlardaki –fi tarihi- istatistiklerin nasıl olduğunu dile getirmiyor.</li>
<li>En önemli meselelerden bir tanesi ise Kılıçdaroğlu’nun inandırıcılığı… Yazmış olduğu twitler ve söylemlerine bazen “kendisi de inanıyor mu acaba?” diye sormadan edemiyorum… AKP yandaşlığı yapmak değil benimkisi –ki AKP yandaşı da değilim- ama gözle görülen belirli ilerlemeler varken, bunu CHP’nin içinde bile kabul edenler dahi varken Kılıçdaroğlu’nun bunu kabullenmemesi ve muhalefetlik yapmak için bin bir yolu denemesi… Söylemleriyle halkı kendine inandıramayan bir lider…</li>
<li>Diğer önemli bir mevzu ise Kılıçdaroğlu’nun ciddiye alınmaması. Bunda çok açık yüreklilikle söyleyebilirim ki ispatı da vardır Kılıçdaroğlu’nun twitlerini ciddiye alan ve olumlu yönde karşılık veren kişi sayısı çok azdır… Twitter’da dalga konusudur desem yalan olmaz. Çünkü söyledikleri ile çelişen, dün dediğini bugün inkar eden, inandırıcılığı olmayan bir lider profili çiziyor. <a href="http://twitter.com/#!/search/%40kilicdarogluk" target="_blank">Buradaki</a> adrese girerek Kılıçdaroğlu’na yapılan yorumları görmeniz mümkün…</li>
<li>Şunu da söylemek lazım birileri acilen Kılıçdaroğlu’na Twitter’ı nasıl kullanacağını daha doğrusu Twitter’ın mantığını anlatması gerekir. Geçen akşam 21 tane ard arda tweet atan Kılıçdaroğlu’na bu yönde çok eleştiri geldi. Eğer bir lider bu sosyal medya aracını kullanıyorsa kullandığı aracın mantığını da bilmesi gerekir. Durumu iyi izah eden bir kelamı dile getirdi Serdar Kaya; “Twitter&#8217;da destan yazılmaz. Uzun yazılarınızı CHP sitesine yazıp buradan linkleyin. 21 ardışık KK kellesi çok gereksiz.” [KK: Kemal Kılıçdaroğlu]</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Kemal Kılıçdaroğlu’nda durum bu iken geçenlerde Devlet Bahçeli’nin de bu aleme katılması beni önce epey güldürmüştü… Twitter epey canlı olur dedim… Bahçeli’nin ilk tweetlerine baktığımda “Twitter ailesine katılımım yaklaşık 7 saat oldu. Alaka çok yüksek. Anlaşılıyor ki bu aile beni benimsedi. Biliniz ki her kelime bana aittir.” yazıyordu. Kılıçdaroğlu’na göre benimsediği sayıabilir. Lakin yine hesaplar yapıyordu birin yanına üç sıfır yaz biri çıkar ne kalır vesaire diye… Çok resmi konuşuyor ve bu kendisi yazıyor imajı vermiyor bence kendisinin yazdığını bilsek bile… En azından Twitter’da daha samimi olabilir liderler… Radikal’den Volkan Şahin’in Bahçeli hakkındaki tesbitiyle bu faslı kapatıyorum; “Hem kendisinin hem de partililerinin bu alana ısınması için biraz zamana ihtiyaç var gibi. Zira twitter’ın temelde bir web sitesi olmasına rağmen MHP&#8217;nin resmi sitesinde &#8220;Twitter nasıl kurulur&#8221; başlıklı bir bölüm hazırlanması da bu görüşü doğruluyor.”</p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong>Fethullah Gülen’in Cumhurbaşkanlığı</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;">Nereden çıktı bu konu demeyin ciddi manada bir tartışma konusu bu sosyal medya sitelerinde. Konajans.Com adlı sitede köşe yazarlığı yapan Samim Türe bir yazısında genel seçimler sonrasında Fethullah Gülen’in Türkiye’ye geleceğini ve AKP gerekli teknik şartları sağlarsa (yüksek okul mezunu olmak) Fethullah Gülen’i cumhurbaşkanı adayı gösterebileceğini dile getiriyor. Bunu herhangi bir yerde görsem Zaytung haberidir derim lakin ciddi manada konuşulduğunu, yazıldığını görünce şaşırdım açıkçası. Fethullah Gülen’in cumhurbaşkanı olacağına inanan bir zihniyetin ben aklından şüphe ederim. Tartışma konusu olması bile saçma. Bunun altında bir “Anti-Fethullahçılık” yatmasının yanında Fethullah Gülen ve cemaatinden “korku” duyulduğunu ve cemaatteki büyümenin kendilerini rahatsız ettiğini dile getirmek yerinde olur.</p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong>Atatürk’ün Ses Kaydı</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;">Gündemde bir Atatürk’ün sesi muhabbetidir sürüp gidiyor. Her telden bir ses çıkıyor. Tarık Akan bir programda çıkıp sadece kendisinde bulunduğunu iddia ettiği bir ses kaydını yayınlamıştı. Ondan sonra Can Dündar ortaya çıkarak Tarık Akan’ın bahsetmiş olduğu ses kaydındaki kişinin kendi kameramanı olduğunu dile getirdi. Bu zaten traji komik bir durum… Tarık Akan türküyü dinlerken nasıl ağladığını dile getirmişti. Bunun hakkında güzel bir kelam etti Safa Zengin; “Atatürk’ün söylediği türkü meselesi paravan çıktı ama o türküyü dinlerken ağlayanlara ne olacak..” Ses kaydı olayı fıs çıktı ve Tarık Akan söylediğini yutmak zorunda kaldığında tekrar gündeme gelmek için midir bilinmez elinde bir mont ile kamera karşısına çıkıp; bu montun Atatürk’e ait olduğunu ve her 10 Kasım’da onu çıkartıp öğrencilerine gösterdiğini dile getirdi.<br />
Sorulması gereken 3 soru var;</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Atatürk’ün eşyaları Tarık Akan’da olsa ne olur olmasa ne olur? Onun eşyalarını “putlaştırırcasına” önem vermekle elinize ne geçiyor?</li>
<li>Her 10 Kasım günü Tarık Akan türküde ağladığı gibi monta da sarılıp ağlıyor mudur?</li>
<li>Yıldıray Oğur’un deyimiyle Tarık Akan’ın son iddiası Atatürk’ün paltosu da Can Dündar’ın ışıkçısının çıkarsa?!</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong>Talha Dereci<br />
21 Kasım 2010</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.talhadereci.com/kilicdaroglunun-twitteri-gulenin-cumhurbaskanligi-ve-ataturkun-ses-kaydi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yaşanılanlar Bir Bütün’dü Yaşanacaklar Yarım</title>
		<link>http://www.talhadereci.com/yasanilanlar-bir-butundu-yasanacaklar-yarim.html</link>
		<comments>http://www.talhadereci.com/yasanilanlar-bir-butundu-yasanacaklar-yarim.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 20 Nov 2010 14:41:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talha Dereci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[ibrahim sadri]]></category>
		<category><![CDATA[sensiz yarım]]></category>
		<category><![CDATA[talha dereci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.talhadereci.com/?p=1474</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Sensiz yarım yaşanılacak ne varsa&#8221; dediğimde &#8220;yaşama o halde&#8221; demiştin biraz naz edercesine biraz da kızarcasına.. Öyleydi ya; sen ben&#8217;i ben sen&#8217;i tamamlarken yaşanılacaklar &#8220;yalnız&#8221; yaşanamazdı&#8230; Tutmazdı dikişler, tat vermezdi hiçbir eğlence&#8230; Yarım&#8217;dı birbirimiz olmadan her şey&#8230; Bak şimdi&#8230; Kahvaltılarımızı &#8220;yalnız&#8221; yapıyoruz, çayımıza şekeri &#8220;kendimiz&#8221; atıyoruz, cipsin yanına &#8220;tek&#8221; çatal alıyoruz, &#8220;albeni&#8221; bile almıyoruz&#8230; Anlayacağın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">&#8220;Sensiz yarım yaşanılacak ne varsa&#8221; dediğimde &#8220;yaşama o halde&#8221; demiştin biraz naz edercesine biraz da kızarcasına.. Öyleydi ya; sen ben&#8217;i ben sen&#8217;i tamamlarken yaşanılacaklar &#8220;yalnız&#8221; yaşanamazdı&#8230; Tutmazdı dikişler, tat vermezdi hiçbir eğlence&#8230; Yarım&#8217;dı birbirimiz olmadan her şey&#8230; <span id="more-1474"></span>Bak şimdi&#8230; Kahvaltılarımızı &#8220;yalnız&#8221; yapıyoruz, çayımıza şekeri &#8220;kendimiz&#8221; atıyoruz, cipsin yanına &#8220;tek&#8221; çatal alıyoruz, &#8220;albeni&#8221; bile almıyoruz&#8230; Anlayacağın yarım&#8217;ız. Bir bütün&#8217;dük şimdi yarım&#8230; Sen bensiz, ben sensiz&#8230; Yaşanılanlar bir bütün&#8217;dü, yaşanılacaklar yarım&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Talha Dereci<br />
20 Kasım 2010</strong></p>
<p><strong>NOT:</strong> İbrahim Sadri&#8217;nin Sensiz Yarım şiirini dinlerken aklıma geldi satırlar&#8230; Not Düştüm An&#8217;ıma&#8230; Dinlemek için <a href="http://fizy.com/#s/106vx5" target="_blank">tıklayınız</a>&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.talhadereci.com/yasanilanlar-bir-butundu-yasanacaklar-yarim.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Servis Masası ve Koltuk</title>
		<link>http://www.talhadereci.com/servis-masasi-ve-koltuk.html</link>
		<comments>http://www.talhadereci.com/servis-masasi-ve-koltuk.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2010 23:01:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talha Dereci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[talha dereci]]></category>
		<category><![CDATA[yolculuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.talhadereci.com/?p=1402</guid>
		<description><![CDATA[Yolculuklar neden her daim aşk’ı anımsatır bana bilmiyorum… Anımsatmak yerinde bir kelime değil aslında, “düşündürür” demek uygun olur… Biraz düşündükçe kendimce bir cevap buluyorum; Aşk’a yüklediğim anlam… Aşk kelimesi ile sevda, hasret, vuslat, ayrılık kelimelerini çoğu zaman birlikte kullanabilen ve birbirine zıt anlamlı kelimelerle bile aşk tanımı yapabilen biri için bu durum doğal olsa gerek… [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Yolculuklar neden her daim aşk’ı anımsatır bana bilmiyorum… Anımsatmak yerinde bir kelime değil aslında, “düşündürür” demek uygun olur… Biraz düşündükçe kendimce bir cevap buluyorum; Aşk’a yüklediğim anlam…</p>
<p style="text-align: justify;">Aşk kelimesi ile sevda, hasret, vuslat, ayrılık kelimelerini çoğu zaman birlikte kullanabilen ve birbirine zıt anlamlı kelimelerle bile aşk tanımı yapabilen biri için bu durum doğal olsa gerek…<span id="more-1402"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Yollardayım uzun zamandır… Servis masası ile koltuk arasına binlerce duygu sıkıştırabilen biriyim. Ve bu duyguların çoğu zaman sonunda aşk’a dayanması ise yolculuklarda aşk’ı anımsamama sebep oluyor…</p>
<p style="text-align: justify;">Yine bir yolculuk… Servis masası ile koltuk arasında yüzlerce fikir, düşünce; cam kenarına yaslanmış onlarca duygu var… Hepsi de nihayetinde gelip sana dayanıyor…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Talha Dereci<br />
24 Eylül 2010</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.talhadereci.com/servis-masasi-ve-koltuk.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sen Benim İdeolojimdin</title>
		<link>http://www.talhadereci.com/sen-benim-ideolojimdin.html</link>
		<comments>http://www.talhadereci.com/sen-benim-ideolojimdin.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Oct 2010 13:55:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talha Dereci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[darbe]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[izm]]></category>
		<category><![CDATA[talha dereci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.talhadereci.com/?p=1374</guid>
		<description><![CDATA[Sonu “izm” ile biten olgular gibiydin sen bende… Benim için bir davaydın. Uğruna gençliğimi verebileceğimdin. Hayallerimi ve geleceğimi bir kenara bırakabilirdim senin için. Ve kutsaldın benim için… Her gecenin sonuydun&#8230; Ve her yeni başlayan günün gündemiydin… İmkânını bulduğum her an seni konuştum. Senden bahsettim herkese… Bana kattıklarını anlattım. Sensiz hayatın bir boşluk olduğunu farkına vardığım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Sonu “izm” ile biten olgular gibiydin sen bende… Benim için bir davaydın. Uğruna gençliğimi verebileceğimdin. Hayallerimi ve geleceğimi bir kenara bırakabilirdim senin için. Ve kutsaldın benim için… Her gecenin sonuydun&#8230; Ve her yeni başlayan günün gündemiydin… <span id="more-1374"></span></p>
<p style="text-align: justify;">İmkânını bulduğum her an seni konuştum. Senden bahsettim herkese… Bana kattıklarını anlattım. Sensiz hayatın bir boşluk olduğunu farkına vardığım gün anladım senin ne denli “derin” olduğunu…</p>
<p style="text-align: justify;">Gönlüme her sabah manşet olandın. Yetmezdin… Kabıma sığmazdın… Yıldırım baskıları olurdun her gözyaşımın… Son dakika duyurularıydın radyomun… Sen’ci olduğum içindi kimi baskılar… Seni dava’sı edinmek isteyenlereydi tüm sivri dilli çıkışlarım, tüm protestolarım ve tüm bağırışlarım… Manifestomdun sen benim ve tek darbemdin seni dava’sı edinmek isteyenleri olduğu yerden indiren… Devrimim olmuştun benim… Asi ruhumu bastırabilen tek yasal kanundun… Öfkeyle kalktığım ve zaferle sonuçlandırdığımdın sen…</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi kurmuş olduğum yeni cumhuriyetin tek vatandaşı olan benim tek ideolojimsin…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Talha Dereci<br />
4 Eylül 2010 Trabzon</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.talhadereci.com/sen-benim-ideolojimdin.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>George Carlin’den Amerikan Zırvalıklarına Dair</title>
		<link>http://www.talhadereci.com/george-carlinden-amerikan-zirvaliklarina-dair.html</link>
		<comments>http://www.talhadereci.com/george-carlinden-amerikan-zirvaliklarina-dair.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Sep 2010 10:02:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talha Dereci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Günce]]></category>
		<category><![CDATA[amerikan zırvalığı]]></category>
		<category><![CDATA[george carlin]]></category>
		<category><![CDATA[talha dereci]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.talhadereci.com/?p=1345</guid>
		<description><![CDATA[George Denis Patrick Carlin&#8230; Grammy ödülü kazanmış, ABD&#8217;li stand-up komedyen, oyuncu ve yazar. Carlin, saygısızca diye nitelendirilen tutumu ve dil, psikoloji ve din gibi alanlardaki tabu konulara ilişkin fikirleriyle tanınır. Birçok kişi tarafından Lenny Bruce&#8217;un yerini aldığı düşünülen Carlin, Comedy Central tarafından Richard Pryor&#8217;un ardından tüm zamanların en iyi ikinci stand-up komedyeni seçilmiştir. 22 Haziran [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">George Denis Patrick Carlin&#8230; Grammy ödülü kazanmış, ABD&#8217;li stand-up komedyen, oyuncu ve yazar.</p>
<p style="text-align: justify;">Carlin, saygısızca diye nitelendirilen tutumu ve dil, psikoloji ve din gibi alanlardaki tabu konulara ilişkin fikirleriyle tanınır. Birçok kişi tarafından Lenny Bruce&#8217;un yerini aldığı düşünülen Carlin, Comedy Central tarafından Richard Pryor&#8217;un ardından tüm zamanların en iyi ikinci stand-up komedyeni seçilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">22 Haziran 2008&#8242;de göğüs ağrıları şikayetiyle gittiği Santa Monica St. John Hastanesi&#8217;ne kaldırılan Carlin, aynı gün 5:55&#8242;te kalp yetmezliğinden hayatını kaybetmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Carlin bu videoda; Amerika denilince ilk akla gelen ifadelerin aslında birer &#8220;zırvalık&#8221; olduğunu belirtmekte ve Amerika&#8217;nın gerçek anlamda nasıl bir ülke olduğunu dile getirmektedir.<span id="more-1345"></span></p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong>NOT:</strong> Video YouTube kaynaklıdır. TR&#8217;de YouTube yasağı hala kalkmadığından dolayı birçok kişi bu videoyu izleyemeyebilir. DNS ayarlarında değişiklik yapmanız önerilir. Video linki; <a href="http://www.youtube.com/watch?v=cFi7S5-GgYw" target="_blank">http://www.youtube.com/watch?v=cFi7S5-GgYw</a></em></p>
<p style="text-align: center;">
<div style="text-align: center;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="480" height="385" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="allowFullScreen" value="true" /><param name="allowscriptaccess" value="always" /><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/cFi7S5-GgYw?fs=1&amp;hl=en_US" /><param name="allowfullscreen" value="true" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="480" height="385" src="http://www.youtube.com/v/cFi7S5-GgYw?fs=1&amp;hl=en_US" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.talhadereci.com/george-carlinden-amerikan-zirvaliklarina-dair.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Senin Atatürk&#8217;ün Hangisi?</title>
		<link>http://www.talhadereci.com/senin-ataturkun-hangisi.html</link>
		<comments>http://www.talhadereci.com/senin-ataturkun-hangisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Mar 2010 15:01:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talha Dereci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[can dündar]]></category>
		<category><![CDATA[dersimiz atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa]]></category>
		<category><![CDATA[talha dereci]]></category>
		<category><![CDATA[turgut özakman]]></category>
		<category><![CDATA[veda filmi]]></category>
		<category><![CDATA[zülfi livaneli]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.talhadereci.com/?p=1189</guid>
		<description><![CDATA[Daha başlığı okur okumaz bana kızacak bir sürü insan var biliyorum. Nasıl yani senin Atatürk’ün hangisi de ne demek? Kaç tane Atatürk var ki gibisinden sitemkâr sorular… Ve ardından başlayacak olan tipik Atatürk tartışmaları… Can Dündar yaptığı Mustafa filmine dair bir yığın eleştiri almıştı. Bütün eleştirileri dinledikten sonra Abbas Güçlü ile Genç Bakış programına çıkıp [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Daha başlığı okur okumaz bana kızacak bir sürü insan var biliyorum. Nasıl yani senin Atatürk’ün hangisi de ne demek? Kaç tane Atatürk var ki gibisinden sitemkâr sorular… Ve ardından başlayacak olan tipik Atatürk tartışmaları…</p>
<p style="text-align: justify;">Can Dündar yaptığı Mustafa filmine dair bir yığın eleştiri almıştı. Bütün eleştirileri dinledikten sonra Abbas Güçlü ile Genç Bakış programına çıkıp tüm eleştirilere cevap vermiş ve bence çok da kaliteli, zevkli ve faydalı bir program olmuştu. Dün bir sitede o programın videosundan bir kısmı kesilerek yayına sürülmüş. Ve reklam olarak da videonun üzerine Doğu Perinçek’in web sitesinin adresi konulmuştu. Videoya yorum yaparken; “<em>Can Dündar’ın Atatürk’ü ile Perinçek’in Atatürk’ü birbirine uymaz”</em> demiştim. Tevafuk bu ya, ertesi gün bir gazetenin Pazar ekinde bu konu haber yapılmış. <em>“Herkes kendi Atatürk’ünü mü izlemek istiyor?”</em> diye… Son yıllarda çıkan Atatürk filmlerinden bahseden haber <em>“Herkes perdede kendi Atatürk&#8217;ünü mü izlemek istiyor?”</em> diye de sormadan edemiyor…<span id="more-1189"></span></p>
<p style="text-align: justify;">Aslında yapılan Atatürk filmlerinden çok gelinen nokta önemlidir. Çünkü filmler sonrası yapılan tartışmalar bizim şu anda nasıl bir yerde bulunduğumuzu, yaşadığımız olaylara ne gibi duyarlıklarla baktığımızı iyi anlatıyor. Ve bu önemi belirleyen birçok tartışma konuları var. Ama tüm bu tartışmaların asıl çıkış noktasını sinema eleştirmeni Atilla Dorsay çok iyi bir şekilde özetliyor; <em>&#8220;Bir yandan Atatürk, Türk toplumu için ikonlaştırılmış, heykelleştirilmiş, adeta dokunulmaz kılınmış bir kişilik. Ama öte yandan üzerinde tam anlamıyla ittifaka varılmamış, hâlâ her gün yeniden tanımlanmaya çalışılan, yaptığı ve yapmadığıyla yeniden tartışmaya açılan bir isim. Bu iki yanlı bakış, Atatürk filmlerinin yapılmasını zorlaştırıyor.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Evet, bu durum tüm bu tartışmaların altında yatan sebeplerin kökenidir. O yüzden de başlık “Senin Atatürk’ün Hangisi?” ya… Can Dündar’ın mı, Zülfi Livaneli’nin mi yoksa Turgut Özakman’ın mı?</p>
<p style="text-align: justify;">Aslında mesele herkesin farklı Atatürk’ü olması değil. Mesele; herkes kafasında hayal ettiği şekilde olan Atatürk’ü sinema perdesinde görmek istemesi&#8230; Ve filmlerde bir şekilde anlatılan Atatürk karakterinin, yıllarca izleyicinin kafasında hayal ettiği veya o şekilde görmek istediği karaktere uymaması… İşte bu uyumsuzluk anında kıyamet kopuyor… Hatırlayınız Can Dündar’ın Mustafa filmine aldığı eleştirileri… Öyle saçma eleştiriler vardı ki… Atatürk’ün bir bayanla mektuplaşması bile birtakım çevreleri o kadar rahatsız etti ki! Atatürk o kadar ulaşılamaz biriydi ki o asla âşık olamazdı. O içki içemezdi… Arkadaşlarıyla eğlenip şarkı söyleyen, dans eden bir Atatürk olamazdı! Böyle bir şey mümkün değildi… Neden? Çünkü ilkokuldan beri bize öğretilen şeyler hep aynıydı. Atatürk şurada şu tarihte doğdu, bu savaşları yaptı, burada bu madalyaları ve rütbeleri aldı, şu zamanlarda bu ilkeleri yaptı ve şu tarihte vefat etti… Koca bir nesle sadece bu öğretildi. Ve bu nesil ile bazı sözüm ona Atatürkçü olanlar, Atatürk’ü bu şekilde dans ederken, aşk mektubu yazarken -yani gayet insanî durumlar- görünce şoka uğradılar ve başladılar bağırıp çağırmaya… Mehmet Ali Birand’ın bu konudaki şu sözleri aslında demek istediğimi çok daha iyi anlatır; <em>“Bu film 70 yıldır ilk defa bize bronz heykellerdeki sert bakışlı, at üstünde uçar gibi giden veya siyah-beyaz fotoğraflardaki çok ciddi, hatta katı bakışlı bir lideri değil, Atatürk’ün insan tarafını gösterdi.” </em></p>
<p style="text-align: justify;">Olay sadece zihinlerimizdeki Atatürk (bize öğretilen Gazi Mustafa Kemal Atatürk) ile gerçekteki Atatürk’ün birbiri ile kesişememesi. Dediğim gibi sebebi de zihinlerimize sokulan Atatürk’ün yıllarca aynı kalıplar içinde anlatılması. Livaneli’nin Veda filmi Can Dündar’ın Mustafa’sından daha çok beğenildiyse (!) bunun sebebi de; Veda filminin baştan aşağı bir lise tarih kitabından farkı olmamasıdır. Kitaplarda okuduklarını izleyen okur; <em>“İşte budur film, Can Dündar’a kapak olsun!”</em> demekten kendini alamamıştır. Hâlbuki Veda filmi harcanmış bir projeden ibaret… Daha iyi yapılabilirdi. Ama Livaneli buna cesaret edebilecek biri değildi. Anlaşılan o ki Livaneli’nin zihnindeki Atatürk de kitaplardan ibaretti. Filmdeki olayları kendi ideolojisine göre biçimlendirmesi ve tarihi kendine göre yorumlaması onun ne kadar kaliteli (!) bir senarist ve Atatürkçü olduğunu da gösterdi. Veda filmindeki yanlışlıkları anlatma lüzumu bile duymuyorum. Livaneli’nin alkış aldığı bir nokta ise; filmde bir sahnede Atatürk “ben diktatör değilim” veya “diktatörlük getirmek istemiyorum” gibisinden bir cümle söyleyerek Can Dündar’a laf sokmaya çalışmasıdır. Ki bu noktayı alkışlayan bir yığın insan vardı. Ve bu insanlar Can Dündar’ın filmde o konu hakkında anlatmak istediklerini anlamayan veya anlamak istemeyenlerdi…</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer sorunlardan bazıları ise; filmdeki Atatürk’ü canlandıran karakterin ona benzeyip benzememesi meselesi, belgesel mi yoksa sinema filmi mi yapılması, bilindik resmi tarihin içinden mi yoksa gayri resmi kaynaklardan da yararlanılması mı, askeri ve lider özellikleri olarak mı yoksa daha halkın içinden insanî yönleriyle anlatılması gerektiği konuları mı… Bu noktalarla birlikte değinmek istediğim bazı konular var;</p>
<ul>
<li>Koca bir yaşam bir filme sığmaz. Birkaç filme de… Yapılacak olan eserin ne anlatmak istediği daha iyi belirlenmeli. Yani genel bir Atatürk filmindense Atatürk’ün hayatından özel kesitleri ayrıntılı biçimde tek bir filmde anlatmak çok daha iyi olur. Mesela sadece Latife Hanım’ı anlatan bir film olabilir. Emin olun daha çok ilgi görür ve daha verimli bir film olur. Her şeyi anlatayım derdine düşmez en azından senarist. Bir Çanakkale filmimizin, bir İstanbul’un Fethi filmimizin olmaması bu konuda çok büyük bir acı&#8230;</li>
</ul>
<ul>
<li>Anlatılacak olan film izleyici kitlesine yeni bir şeyler öğretebilmeli… Oturup internet başından 2 dakikada öğrenebileceğimiz bir bilgiyi milyonlar harcayıp bir filmde vermeye çalışmak hiç akıl işi değildir. Bundan sonra yapılacak her projede bu kıstas mutlaka dikkate alınmalı.</li>
</ul>
<ul>
<li>Atatürk’ü anlatacak olan senarist bir kısım çevrelerce alkışlanmak istendiği için yapmamalı o projeyi… Çünkü o şekilde düşündüğünde birçok şeyi görmemezlikten gelmek veya gerçeği değiştirmek zorunda kalabilir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Atatürk her haliyle yansıtılabilir. İllaki insanî yönleri ile lider ve asker özellikleri birbirinden ayrı tutulması gerekir diye bir şart yok ki! Yeter ki doğal hali ve gerçekler yansıtılsın yeter</li>
</ul>
<ul>
<li>Yer yer resmi tarih dışına çıkılmalıdır. En büyük gereklerden birisi budur.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Bu noktada izleyiciye düşen vazife ise; olaylara önyargılı yaklaşmamak… Ve artık ilköğretim kitaplarından çıkmak&#8230; Atatürk’ü olduğu haliyle kabul etmek… Zihnindeki gibi olmadığını görünce isyan etmemek… Onu Tanrısallaştırmamak… Ve en önemlisi onun da tüm başarılarına ve yaptıklarına rağmen bizim gibi bir insan olduğunu unutmamak…</p>
<p style="text-align: justify;">Özakman’ın Dersimiz Atatürk filmine gitmedim. O bakımdan bu konuyla ilgili bir şey diyemem. Umarım herkese hitap edebilecek olan gerçekçi bir Atatürk filmi olur. Yoksa uzun bir süre benim Atatürk’üm Livaneli’nin ki benimkisi Can Dündar’ın ki diye tartışmalar sürecektir… Ve bu tartışmaların bu millete bir arpa boyu yol ilerletmeyeceği çok aşikârdır…</p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong>Talha Dereci<br />
21.03.2010</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.talhadereci.com/senin-ataturkun-hangisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ütopya Cumhuriyeti</title>
		<link>http://www.talhadereci.com/utopya-cumhuriyeti.html</link>
		<comments>http://www.talhadereci.com/utopya-cumhuriyeti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2010 17:38:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Talha Dereci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[asker]]></category>
		<category><![CDATA[deniz baykal]]></category>
		<category><![CDATA[ordu]]></category>
		<category><![CDATA[rte]]></category>
		<category><![CDATA[talha dereci]]></category>
		<category><![CDATA[ütopya cumhuriyet]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.talhadereci.com/?p=1180</guid>
		<description><![CDATA[Çok büyük bir ütopya biliyorum. Ve bilmeme rağmen bazen düşünmüyor da değilim… Evet, birçok şeyin değişmesi lazım… Ama öyle günü kurtarma amaçlı değil… Kökten değişim… Belki öncelikle; şimdiki orta yaş ve üstü olan kuşağın tamamen neslinin tükenmesi beklenilmeli… Ve arkalarından gelen nesli her konuda bilinçlendirmeli… Ama ataları gibi taraflı ve saçma fikirlerle değil… Belki neslin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Çok büyük bir ütopya biliyorum. Ve bilmeme rağmen bazen düşünmüyor da değilim… Evet, birçok şeyin değişmesi lazım… Ama öyle günü kurtarma amaçlı değil… Kökten değişim… Belki öncelikle; şimdiki orta yaş ve üstü olan kuşağın tamamen neslinin tükenmesi beklenilmeli… Ve arkalarından gelen nesli her konuda bilinçlendirmeli… Ama ataları gibi taraflı ve saçma fikirlerle değil… Belki neslin tükenmesini beklemeden tüketmeli! Belki belki…<span id="more-1180"></span></p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">Baykal Ce-Haş-Pe’nin başkanı değildi artık… Yıllar önce bir gün sabah sporunu yaparken ansızın gelen kalp krizi onu Hakk’ın yanına göndermişti… Hâlbuki yapması gereken bir yığın açılım vardı ama siyasi kariyeri hiç beklenmedik bir anda bitmişti… Çok sürmedi ölümünden birkaç yıl sonra kederlerinden olsa gerek kendi kuşağındaki yol arkadaşları da başkanlarını yalnız bırakmadılar ve bir bir gerçek mahkemenin önüne çıktılar… “Elimizde belge var!” sözleri toprağa girmelerini engelleyemedi… Ce-Haş-Pe zihniyeti gitti ve yerine gelen genç, bilinçli, kör muhalefet olmayan Kemalistler yeni bir parti kurarak yollarına devam etiler… Ve halka indiler… Başları sıkıştığında Anayasa Mahkemesi’ne gitmiyorlardı… Özgürlükçü tavırlar sergiliyorlar, hukuku kendisine göre biçimlendirmeye çalışmıyorlardı. Ordu ile aralarında hiçbir şekilde bağ yoktu… Ve asla onları kışkırtma gibi bir tavırları da yoktu. Önceki gün söylediklerini ertesi gün inkâr etmiyorlardı. Bir gün iktidara geleceklerini biliyor ve buna inanıyorlardı. Ve bu yolda canla başla çalışıyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">RTE kendini uzun bir süredir ibadete çekmişti… İktidar olduğu dönemlerde çok büyük hataları vardı… Belki de çok büyük günahları… Büyük yükselişler göstermişti ama her daim kandırdığı halkı onu bir gün ansızın yere çakıvermişti… O da beklemiyordu. Sanıyordu ki %47’ler her daim olacaktı… Sert çıkamıyordu artık… Yoldaşının dediği “civanım delikanlı” yorgun düşmüştü… Hatipliği de kalmamıştı eskisi gibi… Kasımpaşalılığı sökmüyordu. Ve gündemi de değiştirecek çıkışları da yoktu… Halk anlamıştı “Van münit”i neden dediğini… Cenazesi kıyamet günü gibi kalabalıktı… Herkese dost “gözükürdü” belki ondan… Yalan yok severdi de halk… Karikatürler tabut üzerine ABD bayrağı konmuş bir cenaze tablosu çizerek yine “mizah”a devam edeceklerdi… Çokça zaman geçti… Ne “van münit” kaldı, ne “gemicik”, ne “Sayın Öcalan” ne Tayyip… A-Ke-Pe’nin ampülü bir daha yanmamak üzere patlamıştı… Onun ardından gelen yeni nesil bilinçli siyasiler gerçek adaletin ve kalkınmanın ne olduğunu halkına her daim gösteren, birilerine bağlı olmayan, özelleştireyim derken toprak satmayan, milli değerler ile alaycı şekilde konuşmayan siyasilerdi…</p>
<p style="text-align: justify;">Bahçeli devletin başına gelemeden vefat etti…  O da Baykal gibi ölmüştü; kalp krizi ile… Son sözlerinde yine kürsüde avazı çıktığı kadar bağırıyordu… Çok zorluyordu kendini… Her iki-üç kelimesinde bir alkışlanıyor, “devletin başına Devlet gelecek” sloganlarıyla sözü kesiliyordu… Çözümsüzlük üzerine politikalar oynamaya devam etmişti… Bir zaman sonra artık açık açık “ırkçılık” yapmaya başlamıştı… Aslında onu “vezir” edecek birçok ortam oluşmuştu ama o bunu başaramadı… Ardından gelen nesil ülkü ocaklarını baştan aşağı değiştirdi. Artık o ocaklarda sabahtan akşama okey oynanmıyordu… Kavga için adam toplama yeri değildi… Birileri sıkıştığında “Reisi tanıyorum” diye kendini kurtarmaya çalışmıyordu. O ocaklarda artık hakiki tartışmalar ve münazaralar konuşuluyordu. Ve Kemalistlerde davet ediliyordu oralara… Kürtlerde…</p>
<p style="text-align: justify;">DTP’den sonra BDP’de kapanmıştı… Zihniyet değişmemişti çünkü… Haklı oldukları noktalarda bile takındıkları tavırlarıyla, yersiz ve zamansız söylemleriyle kendilerini haksız konuma düşürmüşlerdi… Aralarındaki bölücülerden kurtulamamış, PKK ile ilişkileri kesememişlerdi. Kürt halkını sadece oy toplama aracı olarak kullanmayı ve mağduriyet edebiyatını yapmayı bırakamamışlardı tıpkı A-Ke-Pe gibi… Ve milliyetçilik yapmayı da bırakamamışlardı Me-Ha-Pe gibi… Her bir vekilinin cenazelerinde sadece bürokratlar ve ellerinde garip garip bayraklar, Apo posterleri ile slogan atan Kürtler vardı… Çok sevinenlerde olmuştu bu dünyadan gittiklerine… Arkalarından gelen yeni nesil kuşak ataları gibi yapmadı ve hem halkını güzel bir şekilde temsil etti hem de birçok Türk’ten de oy alabilmeyi başardı… Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu kabul etti. “Atatürk benim liderim değildir, benim liderim Öcalan’dır” demedi… Atatürk’e saygısı vardı ve kendi liderini her daim içinde sakladı… Ve bunda da garipsenecek bir şey yoktu.</p>
<p style="text-align: justify;">Asker sadece kışladaydı… Genelkurmay başkanı başbakana bağlı bir memur olduğunu biliyor ve ona göre davranıyordu. Ülkenin her yanında peygamber ocağı sıfatının hakkını veren davranışlar sergiliyorlardı. Ataları gibi her boş kaldıklarında darbe düşünmüyorlardı. Biliyorlardı ki önemli olan bu halktı ve halk kimi isterse onu başa getirirdi… GATA’ya başörtülüleri de sokuyorlardı… Ve “geçmişte atalarımız hangi akla hizmet böyle bir yasak getirmişler?” diye de kendilerine sormadan edemiyorlardı…</p>
<p style="text-align: justify;">Polislere taş atan çocuklar yoktu… Çocukları öldüresiye döven polisler de… Her gün yeni bir şehit haberi gelmiyordu. Anayasa Mahkemesi baştan aşağı değişmişti. İçeridekiler kimsenin adamı değildi. Başa gelen yöneticiler bütün kadroyu boşaltıp yerine kendi adamlarını koymayı bırakmışlardı. ÖSS denilen illet hakikaten kalkmıştı. Daha ortaokuldayken öğrenciler kendilerinin yatkın oldukları alana yönlendirilip ileriki seviyelerde de kendilerini o alanda ilerletiyorlardı. Andıç medya ile yandaş medya kavramları da yerle bir olmuştu. Gerçek ve tarafsız habercilik vardı. Kimse kimsenin paralı kalemşoru değildi. Geçmişteki medya-siyaset ilişkilerine baktıkça ve gazeteci atalarının yazdıklarını okudukça çoğu zaman neye uğradıklarını şaşırıyorlardı. MEB’in ders kitaplarında yalan yanlış bilgilerin hepsi kaldırılmıştı. Üniversiteye başı kapalı öğrenciler girebildiği gibi başı kapalı hâkimler de vardı. Üniversitelerde kadrolaşma kaldırılmıştı. Akademisyenler asistanları hizmetçileri gibi kullanmıyorlardı… Cuma akşamları kurumlar çıkıp ansızın bir basın açıklaması yapıp ekonomiyi bertaraf etmiyorlardı. Mecliste mahalle kavgaları olmuyor, güneydoğuda faili meçhul cinayetler olmuyordu. Yaftalama kalkmıştı. Kimse kimseyi kılık kıyafetinden görüşlerinden dolayı yaftalamıyordu. İsteyen istediği şarkıcıyı dinliyor, isteyen istediği gazeteyi okuyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Herkes mantık çerçevesinde davranıyor ve herkes başkalarının fikirlerine saygı duymayı biliyordu. Samimilerdi… Önünde el pençe durup arkasından ana avrat sövenler yoktu. Olaylara ve kişilere kötü niyetle yaklaşan zihniyetler kalmamıştı.  Bir olay karşısında empati yapmadan hükümler verilmiyordu. Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Fethullahçı-Süleymancı, Ulusalcı, Kemalist, muhafazakar ıvır zıvır diye ayrımcılık da yapılmıyordu. Hepsi birbirine saygı duyuyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Koca bir devir kapanmış yeni bir devir açılmıştı… Tarih kitaplarına geçmişlerdi onlar… Devrin bürokratları, gazetecileri, askerleri, hakimleri, sporcuları, akademisyenleri, siyasileri vs vs…</p>
<p style="text-align: justify;">Farklı ses ve kültürlerin birbirine saygı ve sevgi duyduğu ve bu sayede kültürel zenginliği sağlayan, herkesin kendi işini yaptığı bir ülke tablosu vardı… Huzurlu, mutlu ve her yeni bir gün dünden daha umutlu…</p>
<p style="text-align: justify;">***</p>
<p style="text-align: justify;">Bir an telefonuma gelen mesaj sesi ile irkiliyorum… Elimdeki gazeteye bakıyorum. Sürmanşetten bir haber vermişler; <em>“İzmir’de başörtülü öğrenciye indirimli kart yok”</em> diye… Dikkatimi çekiyor ve açıklamasını okuyorum; <em>“Deniz Baykal, “Herkes giyiminde özgürdür.” diyor. Ancak CHP’li İzmir Büyükşehir Belediyesi, indirimli kart için başörtülü fotoğraf veren öğrenci ve öğretmenlerin başvurusunu kabul etmiyor.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Derin bir iç çekiyorum… Beş dakika sonra yaşayacağımı bilmezken bunca uzun soluklu hayaller kurduğum için kızıyorum kendime…</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #0000ff;"><strong>Talha Dereci<br />
13.03.2010</strong></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.talhadereci.com/utopya-cumhuriyeti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

