// you're reading...

Günce

Zatstadbug

Ortaokuldan liseye geçince büyüdüğünü hissediyor her genç. En azından benim gibi düşünler vardır… Hayata daha farklı bakmaya başlayan, arkadaşlıkların daha samimi, daha “harbi” olduğu anlar başlıyor lisede. Ergenlik aşklarının veya ilk aşkların başlangıcı olan, okul takımının maçlarında sınıf arkadaşlarının büyük desteğini aldığın, yasakları çiğnemenin zevk verdiği anları yaşıyorsun lisede… İstediğin kişiyle gelecekte benim için ne düşünür düşüncesine kapılmadan konuşabildiğin anlar… Dedim ya yasakları çiğnemenin ayrı bir zevki vardı o zamanlar… Tıpkı samimi dostlukların kurulduğu o günlerdeki ufak ama etkisi büyük zevkler gibi…

Bir üniversite öğrencisi olarak lise anılarımı hatırlıyor ve yâd ediyorum. Hüzün ve sitemkâr yaklaşıyorum kimi zaman… Sitemim ne kendime ne etrafıma… Böyle gelmiş böyle giden ve hiç değişmeyecek olan “üniversite geleneğine”…

İnsan tuhaf oluyor üniversiteyi kazandığında. Hayallerinde tasarladığı gibi veya meşhur Amerikan gençlik filmlerindeki gibi bir ortam, bir muhabbet ve dostluk havası bekliyor. Bu bekleyiş maalesef istisnalar dışında hep olumsuz sonuçlar doğuruyor…

Bu yazımın asıl temasını aslında 5-6 ay önce yazmama rağmen yaşadığım bir gün sebebiyle bazı değişiklikler yaparak yeniden kaleme alıyorum.

Kime sorsam, kimle konuşsam dönüp dolaşıp üniversitedeki arkadaşlıklarda ortaya çıkan soğukluğa, samimiyetsizliğe, çıkarcılığa ve yapmacıklığa geliyor konu. Herkesin muzdarip olduğu bir konuda nedense bir şeylerin yapılmaması beni tedirgin etmiyor değil. Yani sorunu söyleyip bir kenara çekilmek o kadar kolaydır ki; bir çözüm üretme yolu düşünmek herkese ağır gelir.

Birçok mesele var elbette hangi birini anlatsam fayda etmez ama ortak sorun “gruplaşma” meselesinde başlıyor sanırım. İnsanın hayatının her döneminde arkasını yaslayabileceği, sırlarını paylaşabileceği hakiki bir dostunun veya birkaç arkadaşının olması, bir etkinlik olduğunda topluca olmasa ile samimi arkadaşlarıyla kendi anlaştığı grubuyla beraber hareket etmesi kadar doğal bir şey yoktur. Ki bu şey olmalıdır. Lisede bu tür gruplaşmalar olsa bile yasakları çiğnemenin verdiği zevk ve üniversiteye nazaran daha küçük bir ortamın olması bu tip sorunları ortaya çıkarmıyor. Gel gör ki biz çok büyüdük ya (!) üniversiteliyiz ve görüşlerimize veya muhabbetimize uymayan kişilerle ister konuşabiliriz istersek onu dışlayabiliriz! Hiç sorun değil çünkü biz üniversite genciyiz. Dediğimiz dedik, sadece doğru bildiğimizi uygularız. Ve sadece benim fikrimde olanlarla beraber olabiliriz!

Bu kadar teorik şeyden sonra can alıcı olan noktalara, yani bu sözlerin hayata yansımış örneklerine geçmek isterim. En iyi örnekleri kendimden ve yakın çevremden vermek isterim. 1.5 yılı az çok beraber geçiren bir sınıf topluluğu olarak daha bir kez “merhaba” diyemediğim insanın var olması ne kadar vahim bir durum… Veya bir arkadaş ortamında otururken bir diğer arkadaşın yanınıza gelmesi sizin arkadaşınıza selam vermesi ve sizi es geçmesi ya da herkesin elini sıkarken sadece sizinkini sıkmaması ve elinizin havada kalması ne kadar vahim bir durum… Hadi onu geçtim yolda yürürken yanından geçerken bir selam bile vermemesi üstüne üstlük sizden kaçması ne kadar üzücü bir durum. Birbirinin ismini bilmemesini geçiyorum. İnsan ister istemez soruyor ben buna ne yaptım diye… Allah’tan bu sorun bir tek bende değil diğer arkadaşlarda da varmış. Kimseye zorla gel seninle arkadaş olalım, bir yerlere gidelim, çay içelim demiyoruz. Ama iki medeni insan gibi birbirimize selam bile vermezsek emin olun sosyalliğin hat safhada olması gereken üniversite yıllarında asosyal olmaya mahkûm oluruz. Hani daha kaba tabirle “ot geldik ot gidiyoruz…”

Üniversitede çok vakit geçirmedik ama öğrendiğim birçok şey var. Ki bunları öğrenmek için de yılların geçmesine gerek yoktur. İnsanlar bazen o kadar nankör olabiliyor ki şaşmamak elde değil. Şeytan görevini o kadar iyi yapıyor ki. Hepimizin o “nankör” anları olmuştur bunda emin olun. Bunu yazan kişi olarak da her defasında özeleştiri yapmışımdır ve “nankör” anlarımı görmüşümdür. Nankörlük kelimesini söylerken “çıkar” kelimesini söylemeden edemem. İnsanları çok çabuk tanıyamazsınız ama bu mucizevî kelime size bu konuda o kadar yardım eder ki… Bakıyorsunuz “dostum” diye bildiğin insana, en zor anında bir sevgiliden, bir anne babadan daha yakın ve güçlü davranarak onun yanında oluyorsunuz, ona değer veriyorsunuz ama gelin görün ki sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi ertesi günü bir “naber” demeyi bile esirgeyen “dost”unuzla karşılaşıyorsunuz. Sanki onca emek sanki onca içten muhabbet boşunaymış. Bir dostluk kurulamazmış… Amacı sadece senin o andaki yardımseverliğinden ve iyiliğinden yararlanmakmış. Bir çıkar ilişkisiymiş. Alacağını aldığında arkasına bile bakmadan çekip gitmekmiş. Bunu anlayabilmek için çok uzaklara gitmeye gerek yok bakınız vize haftası… Her ne hikmetse (!) vizelerden önce herkeste bir “kanka ayağı” var. Herkes birbiriyle iyi haşır neşir… Vize haftası bittiği an evli evine köylü köyüne evi olmayan cehennemin dibine!

Aslında kimseye kızmıyorum. Kızamam da… En başta dedim ya sitemim ne kendime ne etrafıma… Böyle gelmiş böyle giden ve hiç değişmeyecek olan “üniversite geleneğine”…

İnsan üniversiteden mezun olduğunda geriye baktığında hiç konuşmadığı arkadaşının olduğunu gördüğünde o zaman anlayacak ne kadar hata yaptığını… Yıllar sonra KTÜ falan yılı mezunlarının yemeğinde yalnız kaldığında anlayacak hatasını… Mezun olduğunda iş-eş sahibi olduğunda “bak bu üniversiteden sınıf arkadaşım” diye eşine tanıştıracağı biri olmadığında anlayacak hatasını… Özene bezene saklanan bir fotoğraf albümünü ortaya çıkardığında bak şu benim üniversiteden en yakın dostum, şu bizim sınıfın en şen şakrak çocuğu, şu bizim sınıfın en çalışkanı, şu sınıfımızın gururu diyebileceği bir fotoğraf olmadığında anlayacak hatasını… Su gibi akıp geçen zamanda torunlarına anlatacağı birkaç anısı olamayacağını anladığında pişman olacak…

Ama gel gör ki ne demişler; son pişmanlık fayda etmez… Keşke bunlar olmasa… Keşke birileri çıkıp dese ki; “Talha böyle bir şey yok, biz bir sınıfız ve biz hakikaten bir aileyiz…” diyebilse… Ve bunu gösterebilse… O zaman yazdıklarımı yırtar herkesten tek tek özür dilerim… Ama nerde…

Çalışa çalışa, kimseyle muhabbet etmeden sadece kendi dünyasına çekilerek en fazla üniversitede lisans yapar hadi en fazla prof vs olursunuz… Ama emin olun asosyal, dışa kapalı bir hayat yaşayarak üstte saydığım hayatın zevklerini tadamazsınız. Bir zaman anlarsınız ki mutsuzluğa mahkûm olmuşsunuz…

“Zatstadbug” mu? Onu da bırakın o zevkleri yaşamak isteyenler bilsin…

Talha Dereci
21.11.2008
Trabzon

Discussion

No comments yet.

Post a comment